12 Ağustos 2014 Salı

Paris'te 1 Japon 2 Türk ve Ben

Polonya'ya geleli bir ay olmuştu ve biz bir saat mesafedeki Krakow'dan başka bir yere gitmemiştik. Sıkılmıştık haliyle. Okuldan da bizi zorlamıyorlardı. E o halde ilk gezi planımızı yapmamamız için hiçbir neden yoktu.

Derhal bilgisayar başına geçtim ve sağdan soldan edindiğim bilgiler ışığında küçük bir plan yaptım. Plana göre bulunduğumuz Katowice şehrinden yine Krakow'a otobüsle geçecek, ordan Ryanair firmasıyla Paris'e uçacak, Paris'ten Barcelona'ya, oradan da Brüksel'e geçip en nihayetinde yeniden Krakow'a ve ordan da Katowice'ye dönerek bu ilk gezi planımızı hayata geçirecektik.

Ryanair'den ilgili uçak biletleri yaklaşık 50-60 euro toplam maliyetle alındı ve nihayet seyahat günü geldi çattı. Ryanair'in taşıma kuralları gereği yanınıza bir kabin bagajından fazlasını alamıyorsunuz, alırsanız epey bir para ödemeniz gerekiyor. Biz de zaten kısa sürecek yolculuğumuz için sırt çantalarımızla çıkıyoruz yola ve ver elini Krakow diyoruz. Bir saatlik otobüs yolculuğu ve bir o kadar da Krakow Havaalanına yaptığımız yolculuğun ardından uçaktaki yerlerimizi alıyoruz.

Ryanair ve onun gibi düşük tarifelerle yolcu taşıyan havayolu şirketleri Paris şehir merkezine 80 km uzaklıkta bulunan Beauvais Havalimanı'na taşıyor yolcularını. Ve bu havaalanı da gece 11'e kadar açık olduğundan bizim gibi düşük bütçeli gezginlerin tercih ettiği havaalanında konaklama şansını tanımıyor. (Biz de gece 10 gibi oraya iniş yaptığımızdan orada konaklamayı düşünmüş ancak vazgeçmek zorunda kalmıştık zira). Biz de tek seçenek olan servisleri (bizdeki Havaş gibi) kullanmak zorunda kalıyoruz Paris merkezine gidebilmek için. Ve tek yön servis ücreti tam 15 euro! Belki uçak biletinden daha pahalı. Öyle ki bu, kaçınılmaz şekilde yediğimiz (yemek zorunda olduğumuz) kazık, şu gün bile hiç aklımdan çıkmıyor.

Neyse.

Paris şehir merkezine geliyoruz nihayet bir buçuk saat kadar sonra.

                                                                          *   *   *


Dediğim gibi, bu bizim ilk yolculuğumuzdu ve benim de ilk seyahat planım. Tecrübesizdik yani. Kalacak yer ayarlamamıştık. Gece 11.30 sularında; Paris'teyiz, hiçbir yer bilmiyoruz, ve kalacak bir yerimiz yok. Bizimle aynı serviste inen insanların bir kısmının yakındaki metro durağına doğru ilerlediğini görünce biz de sürü psikolojisine itaat etmekte buluyoruz çareyi. Belki bir mucize olur da birisi bizi başımızı sokacağımız bir yere götürür ümidiyle. (O sıralarda bizim yaşlarda elinde türlü türlü gezi rehberleri olan çekik gözlü bir genci gözetimim altında tutuyorum).

Metroda bilet sırasındayken ben acaba başka bilet satın alacağımız yer var mı diye bakmaya giderken kızlara -birlikte seyahat ettiğim arkadaşlarım Aysun ve Melek'e- şakayla karışık "şu çekik gözlüyle arayı kurun, kesin gidecek iyi yerler biliyordur" talimatı veriyorum.

Üç dakika kırk dört saniye sonra geri döndüğümde bizim kızlarla çekik gözlünün sohbet edip gülüştüklerine şahit oluyorum. (Bu kadarını ben de beklemiyordum doğrusu!) Şaşırmakla sevinmek arası ifadelerle sohbete ortak olup çocukla tanışıyorum. Adı Yuichi. Yaşını söylemiyor. Belli ki bizden birkaç yaş büyük, söyleyince onu istemeyeceğimizi falan sanıyor heralde garibim. Kızların da fikrini alarak (aslında emr-i vaki yaparak) Yuichi'ye bize katılıp katılamayacağını soruyorum çekinerek ve ümitsizce. Adamın kalacağı yer vardır, bizimle niye uğraşsın diye düşünüyorum.

Lakin Yuichi teklifime dünden razı olacak ki balıklama atlıyor! Hayatının teklifini almışçasına mutlu oluyor. Ancak onun da kalacak yer ayırtmadığını öğrenince hayal kırıklığı yaşıyoruz. Gecenin karanlığına doğru bilmediğimiz kocaman bir şehirde 1 Japon 2 Türk 1 de ben, sırtlarımızda çantalarımız, Paris'in puslu sokaklarında hayata tutunmaya çalışıyoruz.

(Yuichi, Melek ve Aysun)


                       (Bu biçare de bendeniz. Bu halimle bi de Yuichi'nin çantasını taşıyorum.)

Neyse ki Yuichi de bizden. O da olabildiğince ucuza kalmak peşinde. Dolayısıyla girdiğimiz yerlerde pazarlık yaparken fiziksel olarak olaya müdahale edemese de manevi olarak desteğini sunuyor bize. Derken girdiğimiz bilmem kaçıncı otelde (evet otel, yanlış duymadınız, hostel değil) gecelik 27,5 euroya (evet onu da doğru duydunuz) anlaşıyoruz. Bizi yorgun, bitkin, çaresiz, berduş, zavallı, gariban, ezik, büzük vs. görmüş olacak ki; oteldeki görevli bir sent indirim yapmıyor (Tanrının laneti üzerinde olsun).


                       (Pazarlık sıkı, Yuichi de objektifiyle destek veriyor.)                              

Yani anlayacağınız Paris o gece bizi kazıklamaya and içiyor sanki. Elimizde avucumuzda ne varsa almaya yeminli. Zalımsın Paris diye söylene söylene odamıza geçiyoruz. Lakin bir sorun daha var. Paris benimle uğraşmaktan vazgeçmiyor: Kaldığımız odada dört kişi için iki tane çift kişilik yatak var.

Ve tahmin edersiniz ki benim o gece partnerim Yuichi oluyor. Daha bir saat önce tanıdığım, bambaşka bir dünyadan gelen biriyle -üstelik erkek- geceyi geçirmek zorunda kalıyorum. Üstelik bu kadarla da kalmıyor başıma gelenler.

Yuichi -kendisinin gıyabında affına sığınarak söylüyorum- deyim yerindeyse fosur fosur uyurken, ben o gece sabah saat 8'e kadar Yuichi'nin -yine affına sığınaraktan- inanılmaz horlama seslerinden -ve benim düştüğüm durumdan fazlasıyla keyif alan kızların gülüşme sesinden- uyuyamıyorum.


Neyse ki Yuichi sabah erkenden kalkıyor da iki üç saat kadar da olsa uyuyabiliyor ve yeni güne olan umudumu, inancımı koruyorum.

(Son not olarak: Yuichi sabah erkenden kalkıp tabletinden internete girebilmek için resepsiyondan wifi şifresini 2 euroya satın alıyor. Bu da böyle bir anekdot işte. Mesajı alan almıştır.)


Devam edeceğiz...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...