6 Haziran 2014 Cuma

İlk "Uluslararası" Gece



Yıl 2012. Aylardan Şubat. Daha önce bırakın yurt dışına çıkmayı, uçağa bile sadece bir kez binmiştim.

İkinci binişim Malatya-İstanbul uçuşu oluyor ve derken üçüncüsü ise İstanbul'dan Varşova'ya...

İlk kez bu kadar uzun süre (dört buçuk ay) ailemi göremeyeceğim bu yolculukla birlikte.

Zor bir vedalaşma sürecinin ardından Malatya'dan İstanbul'a geliyorum nihayet. Ve ertesi gün Varşova'ya gitmek üzere Atatürk Havalimanı'nda beni bekleyen, benimle beraber dört buçuk ay geçirecek, birçok anı biriktireceğimiz sevgili dostlarım Aysun ve Melek'in yanlarında alıyorum soluğu.

Valizlerin ağırlığını kontrol et, check-in yaptır, yurt dışı harç pulu al derken kendimizi bir anda Türk polislerinin yer aldığı gişelerde buluyoruz. Pasaport kontrolü yaptırıp da gişelerin öte tarafına geçtiğiniz an kendimizi ister istemez o ortamın havasına girmiş buluyoruz. Artık birer dış hatlar yolcusuyuz.

Üçümüz de bu deneyimi ilk kez yaşadığımızdan heyecanımız da biraz fazla oluyor haliyle.

Polonya Havayolları LOT ile yapacağımız Varşova yolculuğu için uçağın kalkacağı kapıya gidiyor ve köyden indim şehre misali, birlikte tecrübe edeceğimiz bu eşsiz maceranın ilk fotoğraflarını çekiyoruz oracıkta.

Ve uçaktayız.
 
 



 

Uçağın en az %80'i yabancı. Kalan diğer Türkler de bizim gibi Erasmus için giden gençler. Herkesin gözlerinde aynı heyecanı okumak güç değil. Hiç bilmediğimiz, adını bile zar zor duyduğumuz bir ülkede aylarca yaşayacağız, dile kolay.

                                                              *           *          *

Uçakta ilk kültür şokunu yaşıyoruz. Daha sonra sıkça kullanacağımız Kropla marka su ile birlikte sunulan diğer marka sular arasında meyve aromalı sular dikkatimizi çekiyor. En ünlü ve en pahalılarından olan Żywiec Zdrój marka suları paylaşıyorum hemen.



Onun şaşkınlığını üstümüzden atmamışken henüz, su istediğimizde "gazlı mı gazsız mı" sorusu ile karşılaşıyoruz. Biz bildiğimiz sudan, yani gazsız olanından istiyoruz haliyle, Kropla'dan...

Yaklaşık iki saat süren bir uçuşun ardından başkent Varşova'dayız. Saat 21.00 suları olsa gerek. Ertesi sabah 07.00'de aynı havaalanından, Chopin'den gideceğimiz nihai durak olan Katowice'ye uçuşumuz var. Yani yaklaşık on saat kadar havaalanında beklememiz gerekiyor. Aslında bu süreyi dışarıda da geçirme şansımız varken o ilk anın heyecanı, yerini korkuya çoktan bıraktığından böyle bir şeye girişecek ne cesaretimiz var ne de isteğimiz.

Yanımda uyumak için yapması gereken tek şey gözlerini kapamak olan iki insan var. Ve onların yanında yatağından başka bir yerde uyuyamayan bendeniz. Bu durumda saatlerce bekçilik yapmaktan başka bir şey kalmıyor bana da. Bir tam gün mesaisi kadar yaklaşık.

Nihayet sabah olup da uçuş vaktimiz yaklaşınca Aysun ve Melek'i uyandırıyorum ve uçağa binmek üzere kapıya doğru yöneliyoruz. Çok kısa süren -yaklaşık 45 dakika- bir uçuşun ardından Katowice'ye, -20 derecelik bir coğrafyaya iniyoruz. Polonya sınırlarındaki ilk talihsizliğimi de çok geçmeden yaşıyorum tabi.

Ve tabi ki valizimle alakalı bir talihsizlik bu.

Taşıma sırasında benim devasa boyuttaki ultra çirkin çekçekli valizimin tek işe yarayan kısmı olan çekçeğinin kırıldığını fark ediyor ve ilk uluslararası küfür deneyimimi o anlarda yaşamaya başlıyorum. Ve havaalanından şehir merkezine, oradan da kalacağımız yurda kadar onunla uğraşmak zorunda kalıyorum.

                                                           *           *           *

Havaalanından bana söylendiği üzere belediye otobüsüne biniyor ve elli dakika kadar sonra şehir merkezindeki tren garının önünde iniyoruz. İner inmez bizi daha sonra onlarca türevini de göreceğimiz bir Türk dönerci karşılıyor.

Ve az sonra da Klauida...

Polonya'ya gelmeden önce internette couchsurfing adlı siteden tanıştığım, kendisi de bizim eğitim göreceğimiz okuldan mezun olan, üstelik Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde Erasmus yapmış ve daha sonra Türkiye'yi çok sevmiş ve yaz ayları Polonyalı turistlere rehber olarak çalışmaya gelmiş bir insan. Polonya'daki meleğimiz.

Ligota Akademiki adlı yurdumuza geliyoruz. Yoksa ormana mı demeliydim? Şehrin epey dışında bir kasabada bulunan yurdumuz bir ormanın içinde, birkaç bloktan oluşuyor.  O kadar orman ki daha sonra içinde yaban domuzları dahi göreceğiz! İçinde ayrıca bir market, bir gece kulübü, bir café-bar, küçük bir gölet ve sınırsız yeşilliği barındırıyor.



Biz lobide dinlenip soğuk çaylarımızı yudumlayıp Snickers'la açlığımızı yatıştırmaya çalışırken Klaudia müdüre hanımla konuşup bizim evrak işlerini hallediyor. Gerçekten çok sıkıcı ve Lehçe bilmeyenler için fevkalade yorucu bir iş. (Yeri gelmişken yeniden teşekkürler Klo! Hatta nasıl diyor siz Polonyalılar: "dziękuję")*!

Odalarımıza yerleşiyor ve Katowice'deki ilk günümüzü geçirmek üzere Klaudia'yı uğurluyoruz.

Sevdiklerimizden birer saat önce yaşamaya başlayacağımız günlerimizin ilkini de uğurluyoruz artık gecenin sonsuz karanlığına doğru. Yaşayacağımız ilk yabancı gece, ilk uluslararası gece bu.

Yaşanmayı bekleyen kendisi gibi yüz otuz dört tane daha olduğunu bildiğimiz ilk uluslararası gece...




*Lehçe'de "teşekkürler".


Devam edecek...
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...