18 Ocak 2014 Cumartesi

Bir Veda Yazısı: "Elbet Bir Gün Buluşacağız"

Andorra'dan Barcelona'ya dönüyorum tekrar üç saatlik yolculuğun ardından. Geceyi orada geçirip ertesi sabah yola koyuluyorum. Türkiye'ye dönmeme iki gün var ve uçağım Madrid'den havalanacak. Barcelona'da ve Madrid'de kalmak istemiyorum. Yeni bir şehir daha sıkıştırmak niyetindeyim o iki günlük boşluğa. Ve haritadan gözüme kestiriyorum Zaragoza'yı. İspanya'nın belki de konum itibari ile en güzel yerinde Zaragoza. Tam Madrid ve Barcelona'nın ortasında. Barcelona'ya üç buçuk, Madrid'e dört saat uzaklıkta.

Ve nihayet ertesi gün soluğu Barcelona Otogarı'nda alıyorum Zaragoza'ya gitmek üzere...

 
 

Üç buçuk saatlik bir yolculuğun ardından Zaragoza Otogarı'na varıyorum. Düşündüğümden büyük ve modern. Hemen orada bulunan gişeden ertesi gün için Madrid Barajas Havalimanı'na gidecek olan otobüse bilet alıyorum. Ve bir bilinmezi keşfetmek üzere ayak basıyorum nihayet Zaragoza topraklarına. Yapacağım şey belli, kalacağım hosteli bulmak. Onun için de otobüs durağına gidip beklemeye başlıyorum ve az sonra biniyorum otobüse.

İnmem gereken yerde indikten sonra sırtımda hani şu turist çantası olarak bilinen büyük sırt çantamla Zaragoza sokaklarında, elimdeki kağıtta yazılan adresi bulmaya çalışırken etraftaki insanların şaşkın bakışlarına tanıklık ediyorum. Zaragoza'ya gelen ilk turist benmişim gibi bakıyorlar bana. Ciddi ciddi düşünüyorum "acaba?" diye.

Neyse, az sonra buluyorum hostelimi nihayet.

Albergue Zaragoza La Posada Del Comendador isimli hostelde sadece bir gece konaklayacağım. Ertesi gün Türkiye'ye dönüyorum. Ve Zaragoza için ayıracak sadece birkaç saatim var.

On iki Euro ödediğim hostel bu zamana kadar kaldıklarımın belki de en iyisi. Olur da yolunuz düşerse Zaragoza'ya, başka bir yer aramayın, gözünüz kapalı gidin oraya. Zaten çok fazla alternatifiniz de olmayacak ya, neyse.

Zaragoza küçük bir şehir. Küçük ama estetik açıdan olağanüstü. Yine o zamana kadar gördüğüm belki de en muhteşem mimariye sahip yapılardan birine ev sahipliği yapıyor bu küçük şehir. Yapı tabi takdir edersiniz ki bir katedral. Adı ise La Catedral-Basilica de Nuestra Señora del Pilar . Wikipedia 1754'te yapımının tamamlandığını söylüyor, ayrıntılı bilgi için ona başvurabilirsiniz, ben sadece kendi çektiğim resimlerini paylaşmakla yetineceğim.

 
 

İçinin de en az dışı kadar güzel olduğunu söylememe gerek yok. Zaten Zaragoza'ya gelen turistlerin gezdiği ender yerlerden burası. Kocaman bir meydan -Plaza del Pilar, Pilar Meydanı- ve bu meydanın içinde alabildiğine güzel tarihi mimari yapılar. Nefes alıp dinlenmek için bile fevkalade bir yer, huzur verici. (Yukarıdaki ikinci resim, bahsettiğim meydan ve Katedral)

Geleceğin din adamları da Katedral'e girerken objektifimden kaçamıyorlar bu arada.

 
 
Pilar Meydanı'ndaki turistik gezimi sonlandırıp kendimi şehrin arka sokaklarına atıyorum. İspanya'nın görece küçük şehirlerinden biri olmasına ve çok da popüler bir şehir olmamasına karşın burada bile muhteşem bir mimari var ve Türkiye'deki durumu düşününce ister istemez bir kıyas yapıyor ve utanıyorsunuz. En olağan, en normal binalarının bile yüzlerce yıllık tarihi ve olağanüstü bir mimarisi var. Şu barok mimari dediklerinden hani.
 
Şehrin yerli yersiz her yerine konan heykeller var bi de tabi. Bayılıyorum onlara. Hiç insan geçmediği anları yakalayıp aşağıdaki gibi resimler çekmek artık bir tutku haline dönüşüyor bende bu seyahatlerimle birlikte.
 
 
 
E tabi bir de bu seyahatlerin olmazsa olmazı var ki Zaragoza'da da beni yalnız bırakmıyor sağolsun.
 


                                                                *               *              *
 
Birkaç saate sığdırdığım Zaragoza seyahatimi de artık sonlandırmak üzere soluğu bir McDonald's şubesinde alıyor ve karnımı doyurup hostelime dönüyorum artık. Dile kolay, tam beş hafta süren İspanya maceram sonlanmak üzere.
 
Karmaşık duygular içerisindeyim. Türkiye'yi, daha çok Malatya'yı, yemek yemeyi, ailemi, arkadaşlarımı özlüyorum ama bir yanım da orada kalmak istiyor, doyamıyorum. Bu topraklar benim ikinci vatanım gibi oldu zira. Ayrılmak zor geliyor. Kendimi yenik düşmüş Napoleon kadar mutsuz, intihara kalkışan Hitler kadar çaresiz hissediyorum. Bir daha buralara gelemeyecek olma düşüncesi kemirirken dimağımı, umutlu olmak üzerine fakir edebiyatı yapıyorum kendimce. Ve uyuyorum.
 
İspanya'daki son sabahıma uyanmak üzere uyuyorum...
 
 

                                                               *               *              *
 
 
Dört saat süren bir yolculuğun ardından beş hafta önce valizimi kaybettiğim yere, Barajas Havalimanı'na geliyorum. Son bir umut, valizimi soruyorum yine ilgili birimlere, yok.
 
"Bu da benim sana ayrılırken hediyem olsun" diyorum, yapacak bir şey yok.
 
Artık İspanya'ya veda vakti yaklaşıyor. "Vedaları sevmem" mealinden şeyler söylemeye gerek yok, kim sever ki vedaları, kavuşmak dururken?
 
Beni Türkiye'ye götürecek olan Lufthansa uçağıma biniyorum. İspanya'nın gökyüzüne son kez bakıyorum. Türkçe'nin sahip olduğu en karizmatik kelime geçiyor içimden: "Hoşça kal!"
 
Ve vedalaşıyorum istemsiz.
 
 
"Bu garip bir veda olacak, çünkü aslında hep içimdesin." diye teselli ediyorum İspanya'yı.
 
O da bana "Seneler sonra bana dönüşün bir mahşer gününe de rastlasa beni unutma!" diye karşılık veriyor.
 
Biz susuyoruz, şarkılar konuşuyor. Son sözü ise bir büyük üstad söylüyor bizim adımıza.
 
 
 
"Elbet bir gün buluşacağız..."
 
 
  
 
** Bu yazıya sözleriyle ilham olan başta rahmetli Ahmet Kaya, Zeki Müren, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Yusuf Hayaloğlu olmak üzere, İbrahim Sadri ve Şebnem Ferah'a da kocaman saygılar.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...