24 Temmuz 2013 Çarşamba

Elveda Alberto Amca!

Malaga'da hostelimde bir saat kadar dinlendikten sonra Türkiye'de benden haber bekleyen sevdiklerime ve sevenlerime sesimi duyurmam için hostelin sunduğu imkanlardan yararlanmam icap ediyor ve bir saatliğine de interneti kullanıyorum.

Düşünün, sadece 10 euro veriyorsunuz; buna karşın denize sıfır bir odada konaklama imkanı, 7/24 ücretsiz olarak kullanabileceğiniz internet erişimli üç adet bilgisayar, ücretsiz kahvaltı ve güler yüzlü hizmet sunuyorlar.

Sizce de kârlı bir alışveriş değil mi?

İnanın, Malatya'da bile 25 liraya kalacak yer bulamazsınız. Ama Malaga'da var, yolunuz düşerse eğer...

Dışarı çıkıyorum. Etrafta göreceğiniz şeyler sınırlı: Klas evler, villalar, deniz, güneş, palmiye ağaçları. Palmiye ağaçlarını seviyorum. Bana hep tatil yapma duygusu verir, rahatlatır. Yine öyle yapıyorlar.

Ortam o kadar huzurlu ki. Yürüdüğüm yol aynı zamanda şehirlerarası yol olmasına rağmen sanki arabaların sesini bile duymuyorum. Bisiklet süren çocuklar, bisiklet süren gençler, bisiklet süren yaşlılar var. Herkes bisiklet sürüyor. Ben hariç

Akdeniz'i hissediyorum.

Aklıma Antalya geliyor istemsiz. Daha önce Akdeniz'i bir tek Antalya'da gördüğümü hatırlıyorum. Şimdi de Malaga. Yüzerek Antalya'ya gitmek kaç yıl sürer diye düşünmeden edemiyorum.

Bu huzur dolu yürüyüşümü iki saate kadar tamamlayıp hostele dönüyorum, bana sağladıkları iletişim imkanlarından yararlanmak üzere. Nitekim üç dört saat boyunca -uyuyana kadar- diğer misafirlerin en az beş farklı dilde bana küfrettiklerini hissederek internetin tadını çıkarıyorum.


Ertesi sabah kahvaltımı yapıp Malaga'yı keşfe çıkıyorum. Bir önceki gün otobüsle indiğim yerlere yarım saat içinde yürüyerek ulaşıyorum ve dün bakışmakla yetindiğim Gibralfaro Kalesi'ni bugün daha yakından tanıyayım diyorum.

Kale'ye çıkmadan, çok yakınlarda bir Turizm Ofisi olduğuna dair tabelalar görüyorum ve ilk iş olarak daha önce de bir şehri tanımanın ilk adımı olarak her zaman yaptığım gibi orayı bulup, iki tane şehir haritası alıyorum. Bir yabancı olarak, turist olarak bir iki günde maksimum düzeyde şehirden nasıl yararlanacağınızı en iyi o haritalar söyler zira.

Bir yandan Kale'ye doğru çıkarken diğer yandan haritayı inceliyorum ama ilgimi çeken bir şey bulamıyorum. Picasso Müzesi dışında. Kırk dakika süren yolculuğumu Kale'nin zirvesinde bitirmek üzereyken yol üzerinde Malaga'nın muhteşem manzaralarına tanık oluyorum.

İspanya'da hemen her şehirde olan "Plaza de Toros" (Boğa meydanı, "Arena") lardan birini, belki de en güzel manzaralı olanı bu noktadan seyrediyorum. O manzaranın içinde benim de olduğum resimler çektirmek istiyorum ama yalnızım. Gelip geçen yerli-yabancı turistlerden gözüme çarpan ilk on kişiye sırasıyla fotoğraf makinemi ödünç veriyorum. Hiçbiri istediğim pozu yakalayamıyorlar. Sinirleniyorum. Ve ben olmadan da bu manzaranın bir karede yer almayı hak ettiğine karar vererek basıyorum deklanşöre.



(Benzer milyonlarca resmi, arama motorunuza Malaga yahut, Malaga Plaza de Toros gibi ifadeler yazarak da bulabilirsiniz.)


O an, Türk Telekom Arena'yı henüz görmediğimi ancak Malaga Arena'yı gördüğümü düşünüyorum ve bunu ifade eden bir tweet atıyorum. Malum, o dönem yegane iletişim aracım Twitter.

Kale'nin kapısına dayanıyorum ancak girişin paralı olduğunu öğreniyorum. Kapıdan dönüyorum. Nasılsa göreceğimi gördüm diyerek kendimi avutuyorum, takdir ediyorum. Ama Kale'den inince "alt tarafı iki euroydu gerizekalı" diye kendime kızmadan edemiyorum. O dönemler karnımı bir euroya doyurduğum düşünüldüğünde aslında yaptığım şey, o hakareti hiç de hak edecek cinsten değilmiş.

Geldiğim rotayı biraz uzatıp sahil boyunca yürüyüp hostelime ulaşıyorum, denize girmek üzere. Şortumu, havlumu, gözlüğümü alıp sahile iniyorum. Güneşin tadını çıkarıyorum, uzanıyorum ancak yüzmeye eriniyor ve bir saat kadar sonra hostele geri dönüp siesta yapıyorum.

Akşam yemeğinde makarna yemeye karar veriyorum. Öğle yemeği yemiyorum. Market alışverişi yapmak üzere çıkıyor ve altmış cente spagetti alıp en az para harcanan alışverişi en kısa sürede tamamlıyorum. İki gün daha tokum artık. Yemeğimi yiyip benzer aktivitelerle -yemek, internet, yürüyüş vs.- geceyi noktalayıp ertesi gün Granada'ya dönmek üzere uyuyorum.

Sabah kahvaltımı yapıp otogara acaba yürüyerek gidip yüz otuz centimi kurtarabilir miyim diye düşünüyor ve bu yönde karar alıp bunu uyguluyorum. Üçüncü günümde de aynı güzergahı kullanıyorum. Bir bankta soluklanırken, yan tarafta oturan amcaya özenip büfeden bir El Pais alıyorum. Otobüse vereceğim parayı gazeteye vermek mantıklı geliyor. Tabi, gazeteden başlıklar dışında bir şey anlamıyorum ama elimde bir gazetenin varlığı bile o anda huzur veriyor.

Oradan da kalkıp Picasso Müzesi'ni bulayım diyorum. İçine gireceğimden de değil ama merak da ediyorum hani. Geçtiğim sokaklar bana Alberto Amca'mı hatırlatıyor kulakları çınlasın. Müzeyi de buluyorum. O muhitin aslında Malaga'nın merkezi olduğunu Granada otobüsümün kalkmasına bir saat kala keşfediyorum. Elimden geldiğince gezip hafıza kartımı dolduruyor ve başladığım noktaya, otogara dönüyorum.

Otogarda, Akdeniz'i aslında daha önce Mersin'de ve Barcelona'da da gördüğümü hatırlıyorum.

Hep yaptığım gibi son bir kez dönüyorum şehre. Son bir kez bakıyorum. Kim bilir bir daha gelebilecek miyim buralara diye bir an hüzünleniyorum. Elveda Malaga! diyorum.

Elveda Alberto Amca!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...