11 Haziran 2013 Salı

İkinci Buluşma

                                                                           (...)

Tadı damağımda kalan ilk gecemi geçirmenin vermiş olduğu huzurla uyuyorum artık. "Şimdiye kadar yaşadığım ömrüm sona erdi artık"  diye düşünüyorum duvara yüzümü döner dönmez,

"Yarın, geri kalan ömrümün ilk günü olacak..." diye bitirmiştik son yazımızı.


Granada'daki ilk günüm ve gecemi noktalamış ve bir pazar sabahı yeni güne uyanmıştım. 5 numaralı apartmandan çıkıp sokağın diğer tarafındaki 30 numaralı binaya gidecektim: Don Quijote'ye. Aylar önce yaptırmış olduğum rezervasyonla, bu binada 4 hafta boyunca İspanyolca kursuna katılacak ve yine aynı binanın teras katında benimle aynı amaç için orada bulunan, kim bilir nereden gelecek olan 3 kişiyle birlikte kalacaktım.

İyi bir uykunun ardından kaldığım yerden, Hostel One Granada'dan saat 11.30 civarında ayrıldım. Hostel görevlisinden rica edip büyük çantamı orada bırakıp yola koyuldum, zira gideceğim yerin açık olup olmadığını bilmiyordum. Sokağın karşı tarafına geçip yüz metre kadar yürüdükten sonra artık kursun önündeydim. Etraf haddinden fazla ıssızdı. Kapıda kalma korkumu artırdı bu durum. Pazar günü -yani o gün- gideceğimi bildirmiştim, birileri orada olmalıydı ama yine de tedirgindim. Zili çaldım. Zili bir kez daha çaldım. Ve bir kez daha.

Nihayet kapı açıldı.

Kapıyı açan, o zamana kadar gördüğüm en güzel sarışınlardan biriydi. Süper mini şortuyla bir anda karşımda beliren ve adının Denis olduğunu öğrendiğim bu sıcakkanlı, güleryüzlü, sempatik ve daha birçok olumlu özelliği bünyesinde barındıran bu Alman kız sayesinde o gün ne yapmam gerektiğini öğrendim. Şehrin bir başka bölgesinde bulunan ve yüzlerce yabancı öğrencinin barındığı bir nevi yurda yönlendirdi beni. Odamın anahtarı vs. kayıt bilgilerimi oradan alacak ve buraya geri dönecektim. Elimdeki haritaya bakıp hangi caddeye nasıl gidebileceğimi anlatmaya çalıştı. İşim kolay değildi, gideceğim yeri bulmam zor olacaktı. Calle Azhuma'daydım ve Calle Cardenal Mendoza'ya gidecektim.




Denis'e teşekkürlerimi iletip elimde haritamla yola koyuldum. Oraya hangi otobüs gider, en kolay nasıl ulaşırım bilmiyordum. En iyisi haritaya bakıp sokak sokak takip ederek gitmeye çalışmaktı. Gerçi Granada'ya alıştıktan sonra otobüsle 5 dakikada ulaşabileceğim bir yer olduğunu idrak edecektim ama bu bilgi, şu an için işime yaramayacaktı. Hiçbir yer bilmiyordum ve gideceğim yere ulaşmanın çok zor olduğunu düşünüyordum. En az iki saatime mal olacağını tahmin ediyordum. Ancak kırk dakikamı aldı sadece.

İçeri girip danışmadaki kadından benim için hazırlanan ve içinde kalacağım binanın ve dairenin anahtarlarının, karşılama yazıları, Granada tanıtım rehberleri ve haritalarının bulunduğu zarfı alıp çıktım. Geldiğim gibi geri döndüm, geçerken hostelden çantamı da alarak.

Bu sefer kapıyı anahtarımla açtım. Eh, orası artık benim de evim sayılırdı.



Teras kattaki daireme geçtim. Üç oda, bir banyo, bir mutfak, küçük de bir salonu vardı. Odalardan ikisi birer kişilik, biri de çift kişilikti. Ben çift kişilikte kalacaktım. Daha ucuzdu zira. Benimle birlikte kim kalacak çok merak ediyordum.

Dairede sadece Denis vardı. O da kendi odasında bilgisayarıyla uğraşıyordu. Benim geldiğimi görünce yanıma geldi, konuştuk biraz. Evin kullanımıyla alakalı bana bazı bilgiler verdi, yardımcı oldu. Gerçekten çok güzel bir kızdı. Allah sahibine bağışlasındı. Benim ona aşık olma hakkım o zaman için yoktu. Sadece arkadaş olabilirdik.

Her odanın kapısında kalacak kişilerin kim olduğu, hangi tarihler arasında kalacakları yazılıydı. Denis'in iki haftası daha vardı. Diğer odada Bulgar yahut Rus olacağını tahmin ettiğim bir başka kız gelecekti ve o da iki hafta kalacaktı. Benim odamda ise iki kişi yerine sadece benim adım yazılıydı. Anlaşılan çift kişilik odada tek kalacaktım. Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Koca odayı tek başıma kullanmak keyifliydi elbette ama ne yalan söyleyeyim benimle birlikte kalacak birinin olmasını ve yıllar boyu sürecek olan bir dostluğun temellerini orada atmayı isterdim. Olmadı.

Günün gündüz kesimini çantalarımı boşaltarak ve dinlenerek geçirdim. İnternetin kıymetini orada daha iyi anladım. Bilgisayarımın kablosu havalimanındaki o elim hadiseden ötürü yok olduğu için interneti kullanamayacaktım. Bilgisayarımın bir gazoz açacağından hiçbir farkı kalmamıştı artık.

Akşam 8'e doğru dışarı çıktım. Granada beni beklerdi. Sözleştiğimiz gibi 8'de buluştuk.

Artık birbirimizi daha yakından tanıma zamanımız gelmişti. Gelmeden önce okuduğum kitaplardan bildiğim Elhamra'sı vardı meşhur, Albaicin'i vardı, Alpujarras'ı...

Ama Granada'nın bana bu mahrem yerlerini açmasına daha çok vakit vardı. Birlikte geçirecek çok vaktimiz vardı. Acelemiz yoktu.

Bir ay boyunca izleyeceğim güzergahı takip edip Puerta Real'e geldim. Burası Granada'nın özeti adeta. Granada'nın adının hakkını veren bir kalabalık, bir çeşitlilik var burada, her tür insan mevcut; ve orada (granada, İspanyolca'da nar demek). Puerta Real'de soluklanmak için yorgun olmaya gerek yoktu. Bir bank bulup kıvrıldım ve yaşadığıma şükrettim, orada bulunduğuma şükrettim.

Bir müddet sonra kalkıp yine klasikleşecek olan rotamı takip edip Reyes Catolicos'tan çıkıp Elhamra'ya giden yola doğru devam ettim. Adını tam hatırlayamıyorum ama zannediyorum Santa Ana Meydanı'ydı. Hemen yanından geçen Darro Nehri'nin kıyısı boyunca yürüdüm. Bu güzergahı izlediğinizde sol tarafınıza eski Arap yerleşkesi olan Albaicin'i, sağınıza ise Avrupa'nın en çok ziyaret edilen ikinci yapısı, Elhamra Sarayı'nın içinde bulunan Alcazaba'yı (kale, hisar olarak çevirebiliriz) alıyorsunuz. Eşsiz bir rota. En azından benim için. (Aşağıdaki resimde yeşilliklerin olduğu yer aslında nehir, bahsettiğim güzergah da tam olarak burası)




Daha önceki yazılarımda devamlı söylediğim bir şehri hem gündüz hem gece gözüyle görün tavsiyeme kendim de kulak verip hava karardığında geldim buraya ilk olarak. Gece kıyafetlerini giyen turistler -ki orada, hele ki yazın turist eksik olmaz- Flamenko gösterileri izleyip bir şeyler içebilecekleri mekanlara doğru yol alırken, kalabalıklar içinde yine gecenin tek yalnızı bendim. Ve halimden memnundum. Memnun olmamam için de hiçbir sebep yoktu.

Granada'nın karanlık sokaklarını adım adım gezerken, bir yandan bundan yüzyıllar önce (Emeviler döneminde) buralar nasıldı acaba diye düşünürken, diğer yandan ertesi gün başlayacak olan İspanyolca kursuna dair düşünceler beliriyordu kafamda. Sabah 8.30'da kursta olacaktım. Seviye belirleme testi yapılacaktı ve 9'da da kurs başlayacaktı. Yani 8'i 27 geçe uyanmam yetecekti. Bir dakikayı yataktan kalkmak ve yüzümü yıkamak, bir dakikayı da 3 kat inmek için kullanacaktım. Bir dakika da erken gitmiş olacaktım.

Geceyi bir kez daha çok fazla uzatmadan saat 11'e doğru eve döndüm. Bu sefer kimse yoktu. Geceyi dışarıda geçirmeyecek olan bir ben vardım anlaşılan. Ah bu ben!


Yarının istediğim gibi geçmesi için dua edip uyudum. Bu seferki pazartesi, sendroma dönüşmeyecekti. Emindim.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...