25 Haziran 2013 Salı

Hrant Dink'le Nasıl Tanıştım?


2007 yılının ilk ayının son günleriydi...

Tek dertleri üniversite sınavından başarılı bir sonuç almak olan iki genç, Malatya'nın Nasuhi Caddesi olarak bilinen küçük bir caddesinden, her zaman yaptıkları rutin yürüyüşlerinden birini yaptıkları sırada, geçerken yaklaşık elli kişilik bir grupla karşılaştılar. Malatya'da çok sık görülen bir durum değildi bu.

Zira genelde sarı-kırmızı bayraklarla toplanır gruplar Malatya'da. Ya temsil ettikleri sendika yahut partilerin bayraklarıdır ellerindeki, ya da şehrin futbol takımının. Ya hükümet protesto ediliyordur, ya bir galibiyet kutlanıyordur...

Ama bu sefer toplanan grup diğerlerinden farklıydı. Ellerinde sarı-kırmızı hiçbir şey olmadığı gibi, kimisinin elinde meşaleler vardı matemi simgeleyen; kimisinin siyah-beyaz dövizler. Üstelik gayet sessiz, sakin, kırgın bir toplanmaydı bu.

En önde bulunanlardan birinin elinde o gençlerin tanımadıkları bir adamın resmi vardı. Belli ki resimdeki adam Hakk'ın rahmetine kavuşmuştu. Ve bu toplanma da onun için olmalıydı. İyi ama kimdi bu adam?


Az sonra anladı gençler grubun toplanma amacını.

"Ermeni" gazeteci Hrant Dink, genel yayın yönetmeni olduğu gazetesi Agos'un önünde öldürülmüştü. Bu grup da bu "ölümü" protesto ediyorlardı. "Bir Ermeni"nin ölümünü...

O zamana kadar müfredatın kendilerine dayattığı tarih kitaplarında adını en hafif tabirle "kalleş, hain" olarak duydukları "düşman" Ermeni toplumundan bir adam ölmüştü, öldürülmüştü. Bize neydi?

Gençlerden biri, öldürülen bu adamı daha önce ne görmüş ne de hakkında tek kelime duymuştu. "Ne alaka?" dedi diğerine, "alt tarafı bir Ermeni ölmüş, bunlara ne oluyor?.."

Olanlara hiçbir anlam verememişti. Bu adam kimdi ki, arkasından bu insanlar, hem de Malatya gibi bir şehirde onu ansınlardı?


Cevabını bulamadıkları sorularla grubu arkalarında bırakıp yürümeye devam ettiler...


                                 *        *         *                                                      


2010 yılının sonbaharıydı...

Her zaman gittiği kitapçıda gezinen genç, bir anda bir kitapla göz göze geldi. Kitabın adı "Hrant"tı. Üç yıl öncesine gitti hafızası. Merakla kitaba doğru yöneldi ve kitabı eline aldı. 700 küsür sayfalık devasa bir kitaptı bu. Kapağında üç yıl önce resmini gördüğü adamın, Hrant'ın resmi.



Her dikkatini çeken kitaba yaptığı gibi onun da arka kapağını çevirip kitabın kısa tanıtımını okumaya başladı.

Aynen şöyle yazılıydı Tuba Çandar imzalı kitabın arka kapağında:

"Hrant Dink Malatya'da 15 Eylül 1954'te doğdu. Türkiyeli bir Ermeni aydını olarak toplumuna baktı, ona dokundu, gördü ve bildi. Mücadelesini sürdürdüğü gazetesi Agos'un önündeki kaldırımda 19 Ocak 2007'de vuruldu. Bu kitap onun benzersiz hayatının hikayesidir."

"Hrant Dink Malatya'da 15 Eylül 1954'te doğdu."

Bu cümleydi onu vuran. O ana kadar yalnız "Ermeni" olduğunu bildiği bu adamın Malatyalı olduğunu, hemşehrisi olduğunu öğrendi. Bir insanın hem Malatyalı hem de Ermeni olabileceğini ancak o an idrak edebildi. Kitap artık daha çok ilgisini çekmeye başladı. Ve gözlerini kitabın tanıtımını yapan üst satırlara götürdü.

Şöyle diyordu:

"Türkiyeliyim... Ermeni'yim... İliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip geleceğimi "Batı" denilen o "hazır özgürlükler cenneti"nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu.

Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hala da ödüyorum..."

(Bu sözlerin sahibi Hrant Dink'ten başkası değildi. Dediği gibi fazlasıyla bedel ödemişti.)

Kitabı elinde tuttuğu her saniye yeni şeyler öğreniyor, ne kadar cahil olduğunu fark ediyordu. Şimdi de bir Ermeni'nin de Türkiye sevdalısı olabileceğini öğrenmişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi?



Kitabın son tanıtım satırlarında yine Hrant'ın bir yazısından bir parça bulunmaktaydı:

"Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce..."


Okudukları, kitabı satın alması için yeterliydi. İlk kez "Malatyalı bir Ermeni" ile tanışacaktı, heyecanlıydı.
                       

Kitabı aldığı ilk akşam büyük bir heyecanla okumaya başladı. Kitabın sayfa yoğunluğu gözünü korkutsa da çok kısa sürede aralarında sıkı bir bağ oluştu. Hrant'ın hayatından kesitler okuyacağı klasik biyografik bir kitap bekliyordu.

Ancak daha ilk sayfalardan, Hrant'ın öldürüldüğü günü, onu tanıyan -özellikle aile bireylerinden- insanların ağzından okumasıyla gözlerinden yaşlar dökülmesi bir oldu. İlk defa kitap okurken ağlıyordu.

Kitabın kalan yüzlerce sayfasını da okurken sayfaları ıslatmamak için ekstra çaba sarf edecek ve Hrant'ın yaşamının her anına tanıklık edeceği yetmezmiş gibi bir de hayatı boyunca çeşitli gazetelerde yazmış olduğu bütün yazıları da okuyacak ve böylece muhteşem bir insanla tanışacaktı.


                                                         *       *      *

Yıl 2014.

Yukarıda bahsi geçen genç kahramanımız, tahmin edersiniz ki bu satırların yazarı bendenizden başkası değil. Evet, ne yazık ki yaşadığı süre içerisinde Hrant'ı tanıma imkanım olmadı. Varlığından dahi habersizdim. Hakkında yapılan karalama kampanyalarının hiç birine tanıklık etmedim; görmedim, duymadım, bilmedim.

Keşke onu hayattayken tanıma şansım olsaydı. Keşke elini sıkıp, ona memleketinden haberler getirseydim bir paket kayısı ile beraber, sohbet edebilseydim saatlerce...

Ama olmadı.

Hrant'ı ilk kez yukarıda bahsi geçen ilk olayda gördüm, daha sonra da Tuba Çandar sayesinde tanıma şansı buldum, tanıştım.

Evet onunla tanıştım. Ve tanıdığım en mükemmel insanlardan biri olduğuna kanaat getirdim.

O'nun yazılarını okuyup da ona hayran kalmamak mümkün değildi zira. Bu kadar insancıl, bu kadar demokrat, bu kadar barışçıl, bu kadar mükemmel olunmazdı. Ama o olmuştu. Ermeni kimliğiyle Türkiye vatandaşı kimliğini bir arada, her ikisini de aynı gururla yaşayan; geçmişte iki ulus arasında yaşanan acı olaylara karşı tahrikten, provokasyondan, kötü düşüncelerden uzak; her daim yapıcı çözümler üretmeye çalışan tam bir aydındı. (Dört dakikanızı ayırıp aşağıdaki videoya bir göz atabilirsiniz.)





Toplumumuzda ne yazık ki hâlâ Ermeni, Rum, Yahudi, Yunan gibi her biri birer milleti simge eden isimler, birer küfür ifadesi, birer hakaret tabiri olarak ötekini aşağılamak amacıyla kullanılıyor.

Zamanında benzer ifadeler Hrant Dink için de kullanılmıştı. Kurduğu her cümle Ermeni kimliğiyle bağlantılandırıldı, düşmanca saptırıldı ve onu adım adım ölüme götürdü.

Bu yazıda "Hrant için adalet" yahut "Hepimiz Ermeniyiz" tarzı sloganlar kullanıp Hrant Dink'i ölüme götüren süreç ve sonrasında yaşanan adaletsizlikler vs. gibi konulara girmeyeceğim. Olanlar az çok herkesin malumu zaten.


Benim tek derdim "insan"la, insanlıkla, insancıllıkla.

Nasıl ki yüce Allah, Kuran-ı Kerim'de insanların  birbirlerinden yalnızca takva yoluyla ayrıldığını belirtiyor, biz kim oluyoruz da insanları "Ermeni, Kürt, Yahudi vs." diyerek ayıralım, mensubu oldukları millete bakarak onları karalayabilelim? Irkçılıktan daha bayağı bir şey var mı?

Unutmayalım ki hiç kimse anne babasını seçemediği gibi milliyetini, ırkını da seçemiyor.

Dileğim odur ki "yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevebilelim", ön yargılarımızdan arınarak objektif düşünceler ışığında, söylemlerimize dikkat edelim. Savunduğumuz bir fikri, karşımızdakini incitmeden ifade edelim, lafımızın nereye gideceğini kestirebilelim. Ne zaman, hangi konuda olursa olsun fanatizmden uzak durup, her zaman bir orta yolun olduğunu düşünüp ılımlı olabilelim.


Tıpkı Hrant gibi.

 
 
Hatırlanmak yaşamaktır
Ve bazı insanlar hiç ölmez.
 
Unutulmayacaksın ahparig!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...