9 Haziran 2013 Pazar

Allahaısmarladık!


Eskişehir'e dair bildiğim tek şey, başkent Ankara'ya komşu olmasıydı. Belki de bu yüzden, ÖSS tercih döneminde Ankara'daki tercihlerimin hemen altına, komşuları olarak Eskişehir'i yazmış olmalıyım. Ha bi de şu meşhur "öğrenci şehri" yakıştırması da var, nereden duyduğumu hatırlamadığım, ama seçim yaparken benim üzerimde etkili olan.

Kader bazen tasavvur dahi edemediğiniz şeyleri hakkınızda hüküm olarak verebiliyor. Bana da öyle yaptı. Hiç aklımda dahi olmayan  bir şehre gitmemi ve (en az) 4 sene yaşamamı emretti. Emre itaatsizlik olmazdı. Gidecektim.



2009 yılının eylül ayına denk gelir benim de Eskişehir'le merhabalaşmam. Heyecanla beklenen, ancak soğuk bir tanışma merasiminden öte gitmeyen bir ilişkiydi başlayan.

Gelmeden önce buraya, bazı hayaller biriktirmiştim kafamda. Eskişehir beni büyüklüğüyle ürkütmeli, güzelliğiyle mest etmeliydi.

Lisedeki gibi sosyal bir hayatım olacaktı, okul basketbol takımının önemli bir oyuncusu olacak, takımımı şampiyon yapacaktım. Yine lisedeki gibi aşklar yaşayacak, hem onlara hem Eskişehir'e aşık olacaktım. Üç özneli bir aşk yaşayacaktım, belki birkaç...

Bunların hiçbiri olmadı. Eskişehir, binlerce kişiye sunduğu cömertliğini bana sunmadı.

İstediğim bir bölümü kazanmıştım. İstediğim okul değildi ama istediğim bölümdü. İstediğim şehir değildi, ama istediğim bölümdü. Zaten on üç yaşımdan beri internet ortamında kurduğum uluslararası ilişkileri bu sefer okul ortamında kuracaktım. İşim kolay olacaktı. Kendimi dört yılda hızlıca geliştirecek, mevcut İngilizce bilgimi en üst düzeye çıkaracak, yetmeyecek İspanyolca da öğrenecektim. Ayrıca alanımda kendimi geliştirecek; yüzlerce, binlerce kitap okuyacak, dizginlenemez bir öğrenme arzusuyla dolu bir dört yıl geçirecektim. Her şey mükemmel olacaktı.

Olmadı.

Eskişehir düşündüğümden çok daha cimri çıkmıştı! İstediğim hiçbir şeyi bana vermiyordu!


Eskişehir'den iki buçuk yıl boyunca istediğim hiçbir şeyi alamamıştım. Artık bir şeyler koparmanın zamanı gelmişti. Derken, aklımda çok da olmayan bir Erasmus süreci ortaya çıktı. Eskişehir ilk kez elini cebine atmıştı. (Gerçi o dönem başvuran dokuz kişiden altısı gitti ya, neyse, orayı karıştırmayalım.)

Her şerde bir hayır vardır derler. Benim de kendimce bir savunma mekanizması yaratıp sıklıkla kurduğum bu cümle bir avunma çabasından başka bir şey olmamıştı bana o zamana kadar. Ama artık nihayet bu cümleyi gururla kurabilirdim. Madem ki Eskişehir'de olmak bir şerdi, Erasmus'la Polonya'ya gitmek de hayır olsundu. 

Uluslararası ilişkilerimi fiziksel boyuta taşıma fırsatı bulmuştum artık. (Lütfen bunu cinsel anlamda anlamayın, vücut olarak orada bulunmayı kastediyorum.) Beş ay boyunca gezecek, tozacaktım. Diğerleri gibi yok efendim nerede akşam orada sabah, bir o barda bir bu gece kulübünde sabahlayayım, içip içip sarhoş olayıp, sızıp bir köşede kalayım*, her çiçekten bal alayım tarzı düşüncelerle gitmedim. Tek bir amacım vardı, o da gezmek. Verilen imkanlar dahilinde mümkün olduğunca çok ülke görmek. Bunu da başardım. Ancak konumuz bu değil, oralara girmiyorum. Bunu başardım çünkü Eskişehir böyle istedi. Başka bir yerde bu şansı bu kadar kolay yakalayamayacaktım muhtemelen.

Anla işte Eskişehir, sana eyvallah demek için bahane arıyorum!

Dördüncü sınıfa gelmiştim nihayet. Eskişehir'in güzellikleriyle yeni yeni tanışacaktım. Muhtemelen Eskişehir'de geçirdiğim yıllar boyunca özlemini duyduğum tek başıma evde kalma fikrini hayata geçirdiğimden olsa gerek, Eskişehir'i daha çok sevmeye başladım.

Artık yukarıda değindiğim hususların en azından eğitimle alakalı olanlarını hayata geçirebilecektim. Kendimi çok rahat geliştirme fırsatım olacaktı, hemen her yönden. İyi bir uluslararası ilişkiler öğrencisi olacaktım, İngilizce ve İspanyolcamı ilerletecektim, bol bol okuyacak, okuduğum yetmezmiş gibi yazacaktım da. Hayallerimi süsleyen kitap yazma fikrimi hayata geçirecek, ilk adımlarını atacaktım. Artık tek başıma yaşayacağım, rahat ve huzur dolu bir evim vardı. Bu sefer olacaktı.

Olmadı.

Eskişehir bana yine bazı şeyleri çok görmüştü. Hep yaptığı gibi. Beni bi türlü sevemedi.



Ama benim sevgim ikimize de yeter be Eskişehir. İstediğim bir çok şeyi vermedin bana belki ama yine de sevdim seni. Güzel dostluklar kazandırdın bana. Güzel insanlar tanıdım sayende. İyi de anlaştık aslında seninle. Geç bulduk, erken kaybettik birbirimizi. Kaybettik de sayılmaz aslında. Porsuk'unla, Adalar'ına, Büyükdere'nle, Gökmeydan'ınla, Sazova'nla hep içimde olacaksın. İkinci memleketim olarak kalacaksın hep. Üstüne başka gül koklamam söz. Sana naçizane bir akrostiş yazdım, kabul buyurursan eğer.

Haydi Allahaısmarladık!



E yüp sana biraz kırgın ama
S ever aslında çok seni
K albim seni hep hatırlayacak
İ stesen de istemesen de beni
Ş ehrimsin artık benim de
E n sevdiğim ikinci
H emen şımarma ama
İ stersen nazlan biraz
R ile başlayan bişey bulamadım, kusuruma bakma.





Yazarımız üç vakte kadar Eskişehir'e veda etmeye hazırlanır. Bu haftaki yazısını Eskişehir'de kalacak olanlara, özellikle 16 Haziran'daki mezuniyete (kep atma töreni) katılacak olanlara ithaf eder, saygılarını sunar, iyi haftalar diler.




*Aynur Haşhaş'ın Doldur Meyhaneci adlı şarkısından alınmıştır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...