25 Mayıs 2013 Cumartesi

"Kar Altındadır Sierra Nevada, Hasretim nazlıdır Granada"

İkinci kez geldiğim Madrid Barajas Havalimanı'ndan artık ayrılsam iyi olurdu. Zira yaklaşık otuz iki saattir uyumuyordum. Hayatta kalmak için en azından birkaç saat dinlenmeliydim. Bunun için de bir an önce oradan ayrılmalı ve önceden rezervasyon yaptırdığım hostelime gitmeliydim. Önceki gezimden kalma Madrid şehir metroları haritam cebimdeydi. Hangi metroya binip, nerede aktarma yapacağım, hangi durakta ineceğim gibi bilgiler haritada mevcuttu. Hosteli bulmak zor olmayacaktı.

Metroya bindim ve yanlış hatırlamıyorsam 40 dakika sonra Madrid'in meşhur Güneş Kapısı'nda, "Puerta del Sol"deydim. Madrid'in Taksim'i tam olarak burasıydı. İlk gidişimde Türkçe konuşarak para isteyen çingeneleri bu sefer orada görmemem beni rahatlattı. Günün ilk güzel gelişmesiydi. Diğer güzel bir gelişme ise Puerta del Sol'un bıraktığım gibi cıvıl cıvıl, neşeli görüntüsüydü.

Etrafta yüzlerce insan, çeşitli kılıklara girmiş sokak sanatçıları yine meydandaki yerlerini almışlardı. İnsanın içini yaşama sevinci ile dolduran güzel bir yer. Ama bu sefer durum farklıydı. Sabah yaşadığım olaylardan dolayı Madrid'e kızgındım ve onun hiçbir güzel özelliğini güzel bulmayacaktım. O gün Madrid'e sürekli trip attım. Trip atmaktan arta kalan zamanlarımda ise her daim elimde bulunan gayriakıllı telefonumdan da tweet attım. Benden haber bekleyen sevenlerim vardı zira.

Kalacağım hostel Puerta del Sol'a çok yakın bir konumda bulunuyordu aslında. Ancak o gün ben, ben değildim. Sinirliydim, kızgındım, kırgındım, çaresizdim ve açtım. Bilirsiniz işte, açken ben, ben değildim.

O gün İbrahim Tatlıses'in "Bulamadım" şarkısını dinlemeyi çok istedim. Onun o şarkıyı yaparken nasıl bir psikolojide olduğunu anladım, saygı duydum. Zira hostelimi bulamıyordum. Sırtımda kocaman bir çanta, elimde birkaç boy küçük bir başkası, kafamda deli sorular...

Yarım saat civarı süren arayışlarım neticesinde nihayet hostele ulaştım, ödemeyi yaptım, ne hostel sahibiyle, ne oda arkadaşlarımla tek kelime ettim. O gün antipati kavramının sözlükteki anlamıydım. Laptop kullanamayacaktım. Cep telefonumda yurt dışı aramaya gücü yetecek kontörüm yoktu. Dış dünyayla bağlantım telefonumdan attığım tweetlerden ibaretti.

Bir Endülüs atasözü der ki "Uyursan açlığını hissetmezsin" . Öyle yaptım ben de. Yemek yemektense duş alıp uyumayı tercih ettim. Böylelikle mümkün olduğunca geç yemek yiyecek ve daha az para harcayacaktım. Ben yok muydum ben...

Bir iki saatlik dinlenme faslından sonra Madrid'e olan kızgınlığım geçmişti. Barıştık. O benim karnımı doyuracak, stres atmamı sağlayacaktı; ben de karşılığında birkaç euro bırakacaktım. Kârlı bir anlaşmaydı. Yurtdışı yiyecek sponsorum olan Mc Donald's'ın Puerta del Sol şubesinden, beni doyurabilecek en ucuz yiyeceklerden, yani 1 euroluk tavukburgerlerden iki tane yedim. Yetti.

Artık akşam olmuştu. Bir süre daha Madrid gecelerinde boy gösterdikten sonra artık hostelime dönmeli ve ertesi gün beni Granada'ma kavuşturacak olan yolculuğun hayalini kurmaya başlamalıydım.

Dile kolay, yıllardır hayallerimi süsleyen, gitmeyi en çok istediğim yer olan Granada'ya gidecektim. Zafere giden yoldu bu. Hayallerime kavuşturacak bir yoldu. Şiir bile yazacaktım onun için:

"Kar altındadır Sierra Nevada,
 Hasretim nazlıdır Granada"

diyecektim Ahmed Arif'in Ankara'sına inat.


Ve uyuyacaktım.

Ertesi gün Granada'da olmak üzere uyuyacaktım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...