18 Nisan 2013 Perşembe

Kotor 3

Yoğun ve yorucu geçen günün ardından uykumuzu alıp, sabah erken saatlerinde kalkıp yine yeni tanıştığımız dostumuz Nutella'mızla birlikte uzun soluklu bir kahvaltı yapıp, keşfolunmak için bizi bekleyen, gezimizin sürpriz durağı Kotor şehrine doğru ilk adımlarımızı attık. Mükemmel bir mimarisi vardı buranın. Daha önce Avrupa ülkelerine yapmış olduğum birçok gezide Türkiye'ye kıyasla fevkalade mimari örnekleri görüp, her biriyle aşk yaşamıştım lakin burası bambaşkaydı. Anlatarak anlaşılmazdı, görülmeliydi!



Şehrin mimari yapısını, doğal güzelliklerini şimdilik bir kenara bırakıp Kotor Kalesi'ne doğru yol almalıydık, zira Prizren Kalesi'nden çok daha çetin bir yol, daha uzun dakikalar bizleri bekliyordu. Nitekim öyle de olacaktı. Attığımız her adımda, deniz seviyesinden yukarı her çıkışımızda daha güzel bir manzara bizi selamlıyor, "beni de çek" deyip objektiflerimize girmek isteyen onlarcası sıraya giriyor, hafıza kartlarımızdaki yerlerini alıyorlardı.



Bir saat kadar süren bir yolculuktu bu. Tepeden bu şehir bir başka görülüyordu hani! Yukarıda bahsettiğim eşsiz mimariye sahip bu küçük ama bir o kadar etkileyici "Old Town" kendini her geçen dakika bize biraz daha hayran bıraktırıyordu. Çıktığımız yapı bir kaleden fazlasıydı; sanki bir yaşam alanı, bir yerleşim yeriydi. Onlarca zikzaklı yoldan, basamaklardan geçip yeni yerleşim yerleriyle karşılaşıyor, yeni barınaklar görüyor, yeni manzaralar keşfediyorduk.


Yaklaşık bir saat süren bu keyif ile tatlı yorgunluğun harmanlanmasından oluşan tırmanışımızı tamamlayıp zirveye ulaşmanın haklı gururunu yaşadık. Birkaç dakikalık dinlenme molası hakkımızdı artık. O molayı da boş geçmedik tabi, yurtdışına çıkan her turist gibi zamanımızın büyük çoğunluğunu resimler çekerek geçirmek farzdı malum. Biz de öyle yaptık. Onlarca sanatsal fotoğraf çekerek turistik gezimizi sanatsal gezilere çevirmesini bildik. Neyse, beni tanıyan tanır, övünmeyi sevmem-övülmekten haz etmem; bu bahsi kısa kesiyorum.



Geri dönüş yolunda etrafın ıssız-insansızlığından faydalanıp kısa bir film çektik. Karadağ'lı milliyetçiler tarafından kaçırılıp işkence ile öldürülen 3 Türk gencinin hikayesini anlattığımız bu kısa filmin yönetmen koltuğunda ben oturdum. Gezimizin belki de en keyifli, en eğlenceli anlarıydı. Uzun zamandan beri hiç bu kadar gülmemiştim.



Fotoğraflarla başlayıp, kısa filmle noktaladığımız Kotor Kalesi ziyaretimizin ardından artık "Old Town"a inebilir, sahilde bir bankta oturup keyif yapabilirdik. Nitekim öyle de yaptık. Kotor'daki son saatlerimizi de bu şekilde eğlenerek, resmederek geçirip eşyalarımızı toplamak üzere hostelimize geri döndük. Geri döndük ve oldukça sıcak, samimi bir ortamla karşılaştık, karşılandık. Hostel sahibi Boşnak Gordana, onun arkadaşı Hırvat Dean, hostelde kalan Amerikalı çevirmen Jim. Hepsi holdeydi ve çantamızı alıp çıkmak niyetindeyken onların hoş sohbeti bize neredeyse otobüsü kaçırtacaktı.

Bosna Hersek'te satılan Türk mallarından, Muhteşem Yüzyıl'a, Hırvatistan'ın AB üyeliğinden, Türkiye'deki askerlik sistemine kadar birçok konuda sohbet ettik, espriler yaptık. Uzun zamandır İngilizce espri yapıp kimseyi güldürmemiştim. Yaptığım esprilere verdikleri bol gülmeli tepkiler beni onurlandırdı ister istemez. O zamana kadar tanıştığımız en hoş sohbet insanlardı. Bir saate yakın sohbet ettik ve vaktin nasıl geçtiğinin farkına varmadık. Neyse ki otogar yürüme mesafesindeydi ve kolayca otogara ulaşabilecek ve otobüsümüzü hareket etmeden yakalayabilecektik.



Gordana'nın hazırladığı Türk kahvelerimizi içip, tadını damağımızda hissedip; anılarını dimağımızda saklamak üzere yola koyulduk. Artık yeni durağımıza doğru yol alabilirdik. Hostelden ayrıldık. Yeni durağımız Hırvatista'ın turistik şehri Dubrovnik'ti!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...