4 Nisan 2013 Perşembe

Üsküp 2

Sabah 09:00 civarı uyanıp kahvaltıya indik. Reçel, çikolata, peynir, yağ, çay, kahve vs. gibi klasik bir kahvaltı menüsünün mümkün olduğunca tadını çıkarıp artık yeni güne hazırdık. Hostelden çıkış yapmak durumundaydık, zira gece orada kalmayacaktık. Çantalarımızı akşam giderken geri almak üzere emaneten bırakıp yola koyulduk. Öğrenmiştik artık; nereye, nasıl gideceğimizi biliyorduk. Nitekim birkaç dakika sonra geceyi de geçirdiğimiz Taş Köprü civarına geldik. Aynı resimleri belki onlarca kez çekmişizdir. Bir önceki yazımda belirttiğim gibi bir şehri, eğer imkanınız varsa hem gece, hem gündüz görün, tadını çıkarın. Zira gerek önemli binaların, köprü ve kalelerin ışıklandırılmış hallerini görmenin keyfi başka.



Köprüden geçip Eski Üsküp olarak bilinen ve Türk nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı bölgeye gelip ilk olarak "Kale" ziyareti yaparak kuşbakışı bir Üsküp manzarasının keyfini çıkarmak istedik. Yolda karşılaştığımız birine İngilizce olarak Kale'ye çıkıp çıkamayacağımız sormak istedik lakin adam bizi anlamayıp Türkçe cevap verince grupta gülüşmeler başladı ve adının Hakim Ali olduğunu öğrendiğimiz bu ağabeyimizle ayaküstü biraz sohbet ettik. Çarşının %90'ının Türk olduğunu, istediğimiz her yerden yemek yiyebileceğimizi söyledi. Kendisine teşekkür edip Kale'ye doğru yöneldik ancak Kale'nin ziyaretçilere kapalı olduğunu öğrenince hayal kırıklığına uğrayıp geri döndük.

Kale'nin yakınlarında yine seyirlik bir alan vardı manzara seyredebileceğiniz. Oradan bakınca sayamadığımız onlarca minare gördük. Bir yanda kiliseleri, bir yanda camileri barındıran şehrin kozmopolit yanı etkileyiciydi.

Hemen yakınımızda bulunan 1492 yapımlı Mustafa Paşa Camii'ne geçip öğle namazını beklemeye başladık. Camiinin içindeyken Aytaç'ın telefonu çaldı. Yunus Emre Vakfı'ndan aradığını söyleyen kişi yaşlı Makedon bir çiftin gelip kendilerine bir çanta verdiklerini ve çantanın bize ait olduğunu söyledi. Evet çanta, içinde pasaportlarımızın ve benim bir cep telefonumun bulunduğu el çantamdı. Resim çektirirken Aytaç'a vermiştim ve O da oraya bırakmıştı. Neyse adreslerini öğrendik ve namazdan sonra gitmek üzere karar kıldık.



Yurttaşlarımızla beraber saf tutup namazımızı kıldıktan sonra diğer iki arkadaşımızı daha sonra onların yanına gelmek üzere sözleşip bıraktıktan sonra Aytaç ile beraber Yunus Emre Vakfı'nın yolunu tuttuk. Orada bulunan Türk'lerin kurmuş olduğu bir vakıf olduğunu düşünmüştüm, ancak gidince anladık ki devlet destekli, 38 ülkede temsilciliği bulunan, Türk kültürünü tanıtmayı amaçlayan ciddi bir kuruluşmuş. Üsküp şubesinin başında bulunan sayın Tayfun Kalkan sağolsun bizleri makamında ağırladı, kuruluş hakkında bilgi verdi, keyifli bir sohbet de onunla yaptık. İnanın, bu coğrafyaya gelip bu güzel insanlarla tanışmak, sohbet etmek tadına doyum olmayacak bir deneyim. Bunun için bile olsa buralara gelinir.



Çantamızı alıp diğer arkadaşların yanına hızlı adımlarla gittik, zira fazla vaktimiz yoktu, gezmemiz gereken yerler vardı ve yemek yemeliydik. Tam bir Anadolu çarşısını andıran Üsküp Çarşısı'nda yarım saatlik bir yürüyüş yapıp Osmanlı havası teneffüs ettikten sonra yemek yemek üzere 5 yıl önce Antep'ten buraya geldiğini söyleyen, yani oranın yerlisi olmayan Mustafa Abi ile tanıştık. Kader onu türlü sebeplerle Üsküp'e sürüklemiş ve daha önce bu işle bir alakası olmamasına rağmen -sanırım Antepli olmanın verdiği cesaretle- kebap işine girmiş. Kebapları çok beğenmesek de karnımızı doyurmuştuk işte, önemli olan oydu.





Hostele dönüp çantalarımızı alıp otogara gitme vakti gelmişti artık. Ama yediğimiz yemeğin üstüne ben bir de kazık yemesem olmazdı. O yüzden 6 tane kartpostala 5 euro isteyen büfe sahibinin daha sonra kulaklarını çınlatsam da, o an hiçbir güç benim o alışverişi yapmama -nedendir bilinmez- engel olamadı. Kazığımı yediğime göre artık dönebilirdik.

Çantalar alındı, otogara gelindi ve biletler edinildi. Zannediyorum 9 euro gibi bir şey verdik Prizren biletleri için. Balkanlar'daki bir diğer önemli Türk yoğunluklu şehir olan ve aynı zamanda Kosova'nın da 2. büyük şehri Prizren'e gitmek üzere hazırdık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...