26 Nisan 2013 Cuma

Mostar

Dubrovnik Otogarı'nda bizi Mostar'a götürecek 14.45 otobüsünü beklerken Güney Koreli iki kızla tanıştım. Onlar da Pegasus'la İstanbul'dan Saraybosna'ya gelmişler; birkaç gün orada kaldıktan sonra Dubrovnik'e gelmişler, bizimle aynı otobüse binip tekrar Saraybosna'ya dönüp oradan tekrar Pegasus'la İstanbul'a geçip Türkiye'de yaklaşık 2 hafta kalacaklardı. Böyle insanlara saygı duymamak elde değil doğrusu. Biri öğretmen, biri hemşire olan bu iki genç; bir sene boyunca çalışıp, birikim yapıp sezonun uygun olduğu bir dönemde gelip ülkemizde 2 hafta vakit geçirebiliyorlar. Bir süre onlarla sohbet edip otobüsümüze geçtik. Biz yaklaşık 3, onlarsa 6 saat civarında bir yolculuk yapacaklardı.

Nevalelerimizi açtık, bir süre onlarla ilgilendik. Karınlarımızı doyurduk ve her zamanki gibi herkes kendi meşguliyetleriyle ilgilenmeye başladı. Aytaç uyku, Muhammed ve Ertuğrul uyumaya çalışma, bense yolu seyretmeye koyuldum. Havanın kararmasından bir süre sonra Mostar Otogarı'na geldik. Önceden hostel rezervasyonu yaptırmadığımız tek yerdi. Savaşın esintilerini yirmi küsür yıl sonra bile hala taşıyan bu şehirde nerede kalacağımıza dair bir fikrimiz yoktu. Allah ne verdiyse kalacaktık. Elimizde sadece 2 tane hostel ismi vardı, onlardan birini bulmaya çalışacaktık.

Biz henüz bu sorularla meşgul olmaya başlamamışken otobüsten iner inmez yanımıza 50'li yaşlarda bi kadın geldi. Bir hostel sahibi olduğunu, eğer kabul edersek kendi arabasıyla bizi hostele bırakabileceğini, gideceğimiz zaman yine arabasıyla otogara bırakacağını ve bütün bunları kişi başı 10 Euro karşılığında yapacağını söyledi. Benzer bir teklif Dubrovnik'te de bize gelmişti ancak kalacak yerimiz olduğu için düşünmemiştik bile. Bu sefer bu teklif çok cazip geldi. Hem cazip bir ücret karşılığında kalacak hem de kalacak yer bulma, arama derdimiz olmayacaktı ve üstelik özel araçla kalacağımız yere gidecek, aynı şekilde geri dönecektik.

Teklif bu haliyle bile cazipken benim eskiden kalma pazarlık kabiliyetim ve Muhammed'in de benzer özellikleri devreye girince, 4 kişi için 30 euroya, yani kişi başı 7.5 euroya anlaştık ve hostele doğru arabayla rahat, huzurlu, ucuz bir yolculuk yaptık.

Bizi devasa bir konak bekliyordu. Şato da diyebiliriz hani, villa da. Anlaşılan o ki, bu aile savaştan hiçbir şekilde etkilenmemişti. Nitekim hostel sahibi bayan savaş döneminde burada bulunmadıklarını, İsviçre'ye sığındıklarını ve savaştan sonra geri döndüklerini söyledi. Kendisi Katolikti, kocası ise Müslüman. Bir hayli zengin bir aile oldukları her hallerinden belliydi.

Kocaman bir odayı bize tahsis ettiler. İçinde bir ikiz yatak ve bir de tekli yatak vardı. 4 kişi olduğumuz için odanın boş kısmına 3.sınıf tek kişilik bir karyola daha getirdiler. İkiz yatakta kimler yatacaktı? Kalan teklilerin iyi olanında kim, kötü olanında kim yatacaktı? Bu sorular mühimdi. Soruların cevabını ise yazı-tura belirledi. Diğer detaylara girmeyeyim de, ben gönlümden geçtiği gibi, güzel olan tekli yatakta yatarak istediğimi almıştım. Gerisi hiç mühim değildi. Aytaç'ın çirkefliklerinin bir önemi de yoktu hani.

Ertesi gün fazla vaktimiz olmayacaktı. Zira saat 11.00 otobüsüyle Saraybosna'ya gitmek durumundaydık. O yüzden hostelimizden bir an önce ayrılmalı ve Mostar'ı gece gözüyle bir keşfetmeliydik. O meşhur Mostar Köprüsü'nü görmek için sabırsızlanıyorduk.

Yola koyulduk ve 10-15 dakikayı geçmeyen bir yürüme mesafesinin ardından, savaşta tahrip olmuş binaları geçerek Köprü'ye ulaştık. Köprü, orijinal değildi, sonradan orijinalinin bire bir aynısı olarak yapılmıştı. Ancak yine de bizi aynı orijinallikte etkiledi. 20 yıl önce yaşananları tahayyül etmeye çalıştıkça, o savaş ortamını anımsamaya çalıştıkça daha da etkileniyorduk.



Bölgenin havasını bir süre teneffüs ettikten sonra karnı aç olan arkadaşlarımızın yemek yemesi için orada bulunan ve oldukça lüks görünen bir restorana gittik. Yemeğin ardından hediyelik eşya satan bir dükkana girdik. Orada bulunan bir televizyondan Mostar belgeseli yayınlanıyordu. Köprü'nün savaş döneminde Hırvatlar tarafından nasıl yıkıldığını canlı canlı izledik. Tüylerimiz ürperdi adeta. 20 yıl önce böylesi acılar yaşanan yerlerde şimdi biz rahatça, keyfince gezip dolaşıyorduk. Hayat işte böyle bir şeydi.

Oldukça şık yemekler yenip biraz da duygulandıktan sonra bir süre daha şehrin tadını çıkarıp yatmak üzere hostelimize döndük. Zira gece sokaklar neredeyse bomboştu ve vakit geçirecek, bir şeyler içilebilecek bir mekan yoktu. Yatılmalı, kalkılmalı ve sabahın ilk ışıklarında şehir gezilmeliydi. Gecenin en anlamlı resmi de aşağıdaki resim oldu.



Sabah erken saatlerde kalkıp yine Köprü yakınlarında gezip hediyelik eşyalara bakıp vakit geçirdik. Issız, sessiz sokaklar bizi uğurlamaya hazırdı. Gökyüzü, gözyaşlarına hakim olamasa da artık gitme vakti gelip çatmıştı. Otogara yürüyerek gittiki yaklaşık yarım saat sürdü. Otobüse bindik, arkamızda Mostar önümüzde ise Saraybosna vardı artık. "Elveda" demektense "hoşçakal" demeyi tercih ettik ve bir daha görüşmek üzere şehri terk ettik. Sıradaki durağımız Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'ydı! 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...