6 Mart 2016 Pazar

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun, teknolojinin boyunduruğu altında, metropollerin boğucu ve yorucu atmosferinde, geleneksel/doğal yaşam biçimlerinden uzak bir dünyada yaşıyoruz.

İnsanlar arası ilişkilerde sevgi, saygı, hoşgörü, tevazu, anlayış, gibi kavramların yerini nefret, haset, tahammülsüzlük, kibir ve ötekileştirmenin aldığı, git gide yaşanmaz hale gelen bir dünya..

Sokakların egzoz dumanlarından geçilmediği, "gökleri delen" betonlaşmadan dolayı gökyüzünün bile görülmediği, meyve-sebze gibi en temel besin kaynaklarının dahi yapaylaştırılarak önümüze konduğu, her şeyin anlamını yitirdiği ve de yitirmeye devam ettiği bir dünya..

Ne var ki bütün bu olumsuzluklara dur demeyi felsefe edinen, doğal ve geleneksel yaşam biçimlerini destekleyen, dokunmatik ekranlar üzerinden iletişim kurmak yerine birbirlerinin yüzüne bakan insanlar, kendisine yetebilen ve bunu doğal yollardan yapabilen kentler hayal eden ve bu hayali tüm dünyaya yaymayı amaçlayan eşsiz bir oluşum var: Cittaslow




nedir?

İtalyanca citta (şehir) ve İngilizce slow (yavaş) kelimelerinin birleşiminden oluşan Cittaslow kavramı "fast" (hızlı) olana karşı, "slow" (yavaş) olmayı amaç edinen ve bunu evrenselleştirme gayesi taşıyan bir topluluk, bir uluslararası belediyeler birliği.


ne zaman/nerede başlamıştır?

Cittaslow hareketi, 1986 yılında İtalya'nın başkenti Roma'nın İspanyol Merdivenleri Meydanına açılan bir fast food zincirini (Mc Donald's) protesto eden, hızlı, ayaküstü yeme alışkanlığına karşın geleneksel ve yerel yemek yeme biçimlerini, yerel ekosistemlerin özelliklerini korumayı amaç edinen bir oluşum olarak Carlo Petrini isimli İtalyan tarafından başlatılan "Slow Food" (yavaş gıda) hareketinin kentlere uyarlanmış biçimi olarak 1999 yılında yine İtalya'da, Toskana'ya bağlı küçük bir yerleşim yeri olan Chianti'nin Belediye Başkanı Paolo Saturnini önderliğinde başlamıştır.



felsefesi?

Cittaslow felsefesi; yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunur. Cittaslow hareketi, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir; el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda altyapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan kentler hayal eder.

AVMler yerine bakkal, manav, terzi gibi küçük esnaflar, zanaatkârlar,
Otoparklar, otobanlar yerine daha çok yeşil alan, park,
Sağlıksız besinler yerine doğal yollarla, doğru zamanlarda yetişen besinler,
Stres, depresyon gibi çağımız hastalıkları yerine huzurlu, mutlu ve sağlıklı bir yaşam,
Sürekli tüketen, kendine yetemeyen kentler yerine doğayla barış içinde yaşayan, tokgözlü, kendine yetebilen kentler...


gelişimi?

Birçoğumuzun ütopik olarak değerlendirebileceği "Yavaş şehir" hareketinin ilk fitili İtalya'nın Chianti kentinde ateşlenmiştir. İlk cittaslow olma onuruna sahip bu küçük kent her yıl binlerce "sakin yaşam" sevdalısını ağırlıyor.

Chianti ile birlikte şu an cittaslow (sakin kent, yavaş kent) sertifikasına sahip 30 ülkeden tam 238 kent var. Bunlardan 80'i İtalya'da bulunuyor. İtalya'yı 27 cittaslowuyla Polonya, 18 cittaslowla Almanya izliyor. Türkiye ise bu sıralamada Almanya'nın hemen ardından 14 cittaslowla 4.sırada yer alıyor. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de 3 sakin şehriyle (Lefke, Mehmetçik, Yeni Boğaziçi) listede kendine yer bulan ülkeler arasında.


bizim cittaslowlarımız neler?

Türkiye, yavaş şehirler konusunda önemli adımlar atan ülkelerin başında geliyor. Cittaslow sertifikasına sahip tam 14 kentimiz var. Bunlar Akyaka (Muğla), Gökçeada (Çanakkale), Halfeti (Şanlıurfa), Perşembe (Ordu), Seferihisar (İzmir), Şavşat (Artvin), Taraklı (Sakarya), Vize (Kırklareli), Yalvaç (Isparta), Yenipazar (Aydın), Uzundere (Erzurum), Eğirdir (Isparta), Göynük (Bolu) ve Gerze (Sinop).

Önemli cittaslowlardan Seferihisar'ın Belediye Başkanı Tunç Soyer de aynı zamanda Cittaslow Genel Başkan Yardımcısı.


nasıl cittaslow olunur?

Cittaslow sertifikasına sahip olmanın birçok kriteri var. Yerleşik nüfusun 50.000'den fazla olmaması, hava ve su temizliği, biyoçeşitliliğin korunması, bisiklet yollarına sahip olma, engellilere ve hamilelere çeşitli imkanlar sağlama, misafirperverlik, el sanatlarına ve zanaatlara önem verilmesi bu kriterlerden bazıları. 

Cittaslow olan bir şehir bu özelliğini ömür boyu koruyamayabiliyor. Kriterlerde belli nispette bozulma tespit edildiğinde Cittaslow sertifikası, kentlerin elinden alınabiliyor.



sonuç

Cittaslow hareketi aslında hepimizin kıyısından köşesinden de olsa özlemini çektiği, hayalini kurduğu yaşantılar vaad ediyor bize. Daha az gürültü, daha az kirlilik, daha sağlıklı beslenme, daha yavaş ama daha kaliteli, daha huzurlu bir hayat.. 

Dokunmatik ekranlardan kaldıramadığımız parmaklarımızı toprağa, çamura, suya, ağaca dokundurmamızı; gözlerimizi, bize bakmayı bekleyen gözlerle buluşturmamızı hayal ediyor.


Gülümsemeyi, sevmeyi, saymayı, hoşgörüyü, birbirimizi anlamayı.. Yani insan olmayı, insanca yaşamayı.. 







Kaynaklar:

Cittaslow International

Cittaslow Türkiye
Wikipedia

20 Mart 2015 Cuma

Futbol İçin Savaşan Komşular: El Salvador & Honduras

1969 yılı, Dünya tarihinin en ilginç, en orijinal savaşlarından birine tanıklık etmiştir. Bu savaşın aktörleri Orta Amerika Kıtası’nın iki mütevazı ülkesi El Salvador ve Honduras iken sebebi ise “futbol”dur, evet futbol!

Gelin bu savaşla ilgili ayrıntılara girmeden evvel, o dönemlerde bu iki komşu ülkenin fiziksel ve demografik bazı özelliklerine ve birbirleriyle olan ilişkilerine, yani savaşın arka plânına kısaca göz atalım.

El Salvador ve Honduras

Orta Amerika’nın yüzölçümü bakımından en küçük ülkesi olup aynı zamanda nüfus yoğunluğu en fazla olan ülkesi El Salvador (km² başına 160 kişi) 1960’lı yılların sonlarına doğru yaklaşık üç buçuk milyonluk bir nüfusa sahipti ve topraklarının büyük bir kısmı toprak ağalarının elinde bulunuyordu. Bu da köylülerin –yani, nüfusun yaklaşık yarısının- toprakla bir şey yapamaması anlamına geliyordu.

Honduras ise komşusuna göre yaklaşık altı kat daha büyüktü ve nüfusu da neredeyse üçte bir oranında azdı. Bu durum El Salvadorluları komşuya göç etmeye zorluyordu. Ve nitekim Honduras’a göçen ve orada yerleşim yerleri kuran El Salvadorlu göçmenlerin sayısı birkaç yıl içinde 300 bini bulmuştu. Orada hem toprak edinip bunu işliyorlar hem de fabrikalarda çalışarak geçimlerini sağlıyorlardı.




Honduras ekonomisinde ise işler iyi gitmiyordu. Devlet Başkanı Oswaldo Lopez Arellano, bu kötü gidişattan El Salvador’dan gelen göçmenleri sorumlu tutuyor ve çözüm önerisi olarak bu göçmenlerin sahip olduğu toprakları ellerinden alıp Honduraslılara dağıtmayı içeren bir toprak reformu yapmayı düşünüyordu. Böylelikle iki ülke arasındaki ilişkiler hem halk, hem devlet başkanları hem de medya nezdinde hayli gerginleşti.

Müsabakalar

İşte, böyle bir atmosferde bu iki ülkenin futbol takımları 1970’de Meksika’da düzenlenecek olan Dünya Kupası’na katılmak üzere birbirleriyle eşleştiler. Bu sıradan olması gereken eşleşme, nelere gebe olacaktı, eminim kimse tahmin dahi edememişti… Hadi, şimdi oynanan maçlara bir göz atalım…

Statü gereği iki ülke arasında rövanş usulü maçlar oynanacaktı. İlk maç Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da 8 Haziran 1969’daydı. Her iki ülke medyası da müthiş bir propoganda uyguluyor, provokatif milliyetçi yayınlar yaparak ortamı daha da geriyorlardı. Maçtan önceki gece Honduraslı fanatik taraftarlar El Salvador teknik ekibinin kaldığı otele gelerek müthiş bir gürültü yapacak ve futbolcuların rahat uyumalarına izin vermeyecek ve bu emeklerinin karşılığını da alacaklardı.

Honduras, maçın son dakikasında Roberto Corduna’nın kaydettiği golle sahadan 1-0 galip ayrılacaktı. Bu gol Honduras için hayati önem taşıyordu ancak El Salvadorlular için “ölüm” demekti. 18 yaşında genç bir kız, Amelia Bolaños, bu acıya dayanamayacak ve babasının silahıyla kendisini kalbinden vurarak hayatını sonlandıracak ve ertesi gün ülkenin El Nacional gazetesi bu olayı “Genç kız, vatanının yıkılışına tahammül edemedi.” diyerek manşetten verecekti. Genç kızın cenaze töreni bir devlet törenine dönüşecek; başkan da dahil tüm devlet erkanı ve El Salvador milli takımı törende hazır bulunacak ve tören televizyondan naklen yayınlanacak; Amelia Bolaños, son yolculuğuna bir şehit edasıyla uğurlanacaktı.

İkinci maç 15 Haziran’da El Salvador’un başkenti San Salvador’da oynanacaktı. İlk maçta yaşanan otel olaylarının da rövanşıydı aynı zamanda bu maç. Honduraslı futbolcular da tıpkı ilk maçta El Salvadorluların yaşadığı akıbete uğrayacak ve geceyi uykusuz geçireceklerdi. Ayrıyeten havalimanından otele, otelden maça ve yeniden havalimanına gidene kadar sürekli zırhlı araçlarla ve koruma ordusuyla korunacaklardı. Maç, El Salvador’un 3-0’lık üstünlüğüyle sona erecek ve maçtan sonra Honduras teknik direktörü “Kaybettiğimiz için çok şanslıyız.” diyecekti.

Üçüncü maç, tarafsız bir ülkede, Meksika’da, Aztec Stadyumu’nda 27 Haziran tarihinde oynanacaktı. Maçtan önce El Salvador devlet başkanı Fidel Sanchez Hernandez, takımın teknik direktörünü evine çağırarak bu maçın ülke için bir “haysiyet meselesi” olduğunu ona hatırlatacak ve mutlaka kazanmaları gerektiğini söyleyecekti. El Salvador Juan Ramón Martínez’in 10. ve 29. dakikada attığı gollerle 2-0 öne geçmesine rağmen Honduras bulduğu iki golle skora denge getirecek ve maçı uzatmalara taşıyacaktı. Uzatmaların 101. dakikasında José Antonio Quintanilla El Salvador’u 3-2 öne geçirecek ve  takımını 1970 Dünya Kupası’na taşıyacaktı. Maçın ardından iki ülke arasındaki tüm siyasi ve diplomatik ilişkiler kesilecekti.

Ve savaş başlıyor…

Normalde hikayenin burada bitmesi gerekirdi. İki takım birbirleriyle eşleşiyor ve onlardan “biri” turu geçen taraf oluyordu. Binlerce kez yaşanmış olan sıradan bir durum. Ama burada böyle bir şey söz konusu değildi ve hikaye aslında daha yeni başlıyordu…

Her iki ülke medyası milliyetçi ve provokatif yayınlarını zirveye taşıyorlar ve iki halk arasındaki husumet, nefret, şiddet günden güne artıyordu. Honduras’ta yaşayan El Salvadorlu göçmenler kimi zaman ölümle sonuçlanan saldırılara maruz kalıyorlardı. Derken 14 Temmuz akşamı Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da bir bomba sesi duyuldu. El Salvador hava kuvvetleriydi bu bomba sesinin sahibi. Uzun bir süredir bir nevi “kavga” olarak süren olaylar artık resmen bir savaşa dönüşmüştü. Futbol Savaşı resmen başlamıştı!

Daha güçlü durumda olan El Salvador ordusu başkent Tegucigalpa’ya girmiş ve iki ülke arasındaki karayolunu kontrolü altına almıştı. İlerleyiş bir süre daha devam etmiş ve Honduras’ın güneydoğusunda bulunan Nueva Ocotepeque şehri ele geçirilmişti. Ancak kısa süre sonra El Salvador ordusu beklenmedik bir halk direnişiyle karşılaşacak ve Honduras hava kuvvetlerinin de El Salvador’daki stratejik konuma sahip petrol rafinerilerini ve önemli merkezleri bombalamaya başlamasıyla “skora denge gelecekti”.

Amerikan Devletleri Örgütü (Organization of American States-OAS)’nün çabalarıyla 18 Temmuz’da ateşkes sağlandı. Savaş yaklaşık 100 saat sürmüştü. Bu yüzden literatüre 100 hours war (100 saat savaşı) olarak da geçecekti.

Sonuç

Futbol maçları neticesinde kazanan El Salvador olmuştu ancak savaşın bir kazananı yoktu; diğer bütün savaşlar gibi. Savaş berabere bitmiş, her iki ülke de birbirine karşı üstünlük sağlayamamış, bir şey elde edememişlerdi. Ama savaş süresince her iki taraftan da iki binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş ve zaten zayıf ekonomilere sahip olan ülkeler daha da zayıflamış ve iki ülke arasındaki sınır kapatılmıştı.

Öte yandan yaklaşık 130 bin El Salvadorlu göçmen, ülkelerine dönmek zorunda kalmış ve bu durum ülkede pek de hoş karşılanmamıştı. Nitekim kendi nüfusuna yetemeyen bir ekonomiye 130 binlik bir nüfus daha eklenmişti. Bu durum 1979-92 yıllarında ülkede yaşanacak olan İç Savaş’ın da sebeplerinden biri olacaktı.

Honduras ile El Salvador devlet başkanları ancak 2006 yılında bir araya gelecek, sınırı açacak ve el sıkışacaklardı.


Bir sonuç cümlesi de 1970 Dünya Kupası’na dair: El Salvador; Sovyetler Birliği, Meksika ve Belçika ile birlikte 1.grupta yer almış ve grubu puan alamadan, gol atamadan, kalesinde dokuz gol görerek son sırada tamamlayarak turnuvaya veda etmiştir. Kupayı müzesine götüren ise finalde İtalya’yı 4-1 ile geçen Brezilya olmuştur. 



Kaynakça: 
Ryszard Kapuscinski, "The Soccer War"
Yuriy Veytskin, "The Soccer War"
Simon Kuper, "A Game of Life and Death"

31 Mart 2014 Pazartesi

30 Mart'ın Sosyolojik Bir Analizi: Bir Koyun Gözüyle 30 Mart


Aylardır olağanüstü gergin bir ortamda beklenen 30 mart yerel –bir o kadar da genel- seçimleri nihayet bugün itibariyle sonlandı. Bir çok mecrada bir çok farklı düşman kazanarak ve onların siyaset dışı hamlelerine maruz kalarak seçimlere giren Ak Parti hiç kuşku yok ki seçimin mutlak kazananı oldu. Bunda şüphesiz Başbakan’ın neredeyse tek başına yürüttüğü bir siyasi başarıdan bahsetmek mümkün. Gerek kendisi, gerek yakın çevresi, gerekse bakanları hakkında çıkan onlarca yolsuzluk, rüşvet vs. gibi iddialara rağmen; karşısında en büyük siyasi rakipleri için aktif olarak  saha çalışması yürüten “Cemaat”e rağmen Ak Parti bir önceki yerel seçimlere oranla oylarını yaklaşık %6 artırmakla kalmayıp 18’i büyükşehir belediyesi olmak üzere toplam 50 belediyeyi kazanma başarısı gösterdi.

Gerek Başbakan, gerek Ak Parti kurmayları, gerekse Cemaat; doğrudan ya da dolaylı olarak Ak Parti’nin oylarını yükseltmesinde pay sahibi oldular. Ancak bunlar dışında kalan, benim burada değineceğim başka bir faktör var ki o da CHP’nin “genç-elit” seçmeni.

Kimdir bu “genç” ve “elit” CHP seçmeni?

Bu soruyu cevaplamadan önce isterseniz, içlerinde bu satırların yazarının da bulunduğu “koyun”lardan biraz bahsetmek istiyorum, sabırla okumanızı rica ederek.

Koyun, kelime anlam olarak değil belki ama Türk siyasi terminolojisinde Ak Parti seçmenlerine verilen bir isim. Zannediyorum bu ismi bizlere layık görenler; koyunların itaatkar, her sözü dinleyen, sorgusuz sualsiz kabul eden tavırlarından ötürü böyle bir şey yapma gereği duymuşlar.
 
Biz koyunlar

Biz koyunlar Ak Parti ile 2002 yılında tanıştık ve muhafazakar-dindar bir kesimden gelen lider kadrosu sebebiyle kendimize yakın gördük.

Biz koyunlar annelerimizin, kız kardeşlerimizin inançları gereği başlarını kapatmalarından ötürü hor görüldükleri, en temel haklarından (eğitim gibi, çalışmak gibi) yararlanamadıklarına şahit olduk ve annelerimiz gibi giyinen insanların da “first-lady” olabileceğini, en önemlisi insan gibi muamele görebileceğini görüp heyecanlandık.

Biz koyunlar inançlarımız gereği kimsenin giydiği –yahut giymediği- kıyafetten ötürü rencide edilmesini, aşağılanmasını kabul etmeyen; her insanın yaradan katında eşit olduğunun bilincinde olan insanlardık; kimseyi bu sebeple aşağılamadık.

Biz koyunlar saatlerce hastane koridorlarında muayene edilmeyi, ilaç almayı bekleyen; babalarımızın aylarca maaş alamadığı dönemler gördük. Biz koyunlar sosyal şartlarımızı taban tabana değiştiren bu siyasi oluşuma destek vermeye devam ettik.

Biz koyunlar gelişen şartlarla birlikte ülkedeki en üst düzey eğitim imkanlarından ücretsiz olarak yararlanma şansına sahip olduk, burs aldık, yurtlarda minimum fiyatlarla kaldık; bunu bize sağlayan siyasi iradeye destek verdik.

Biz koyunlar demokrasiden, insan haklarından yana olduk; başkasının özgürlüğünün başladığı yerde bizim özgürlüğümüzün bittiğinin bilincinde olduk. Daha demokratik, daha özgür bir ülke hayali için Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri yapan siyasi iradenin arkasında heyecanla durduk.

Biz koyunlar her yirmi yılda bir askeri darbe görmüş bir ülkenin, darbe görmeyen ama bu tehlikeyi her an bir şekilde hisseden insanlarıydık. Bu korkuyu kıran, aklımızdan çıkartan siyasi iradeyi destekledik.

Biz koyunlar, yabancı liderlerin karşısında ezilip büzülen; iş adamlarının karşılarına pijamalarla çıktığı Başbakanlar gördük. Yabancı liderlerin karşısında bacak bacak üstüne atma cesareti gösterebilen, başı dik duran siyasi iradeyi destekledik.

Biz koyunlar başka bir ülkeye gitmeyi sadece 60’lı yıllarda Almanya’ya çalışmaya gitmek olarak bilirdik. Onlarca ülkeyle vizeyi kaldıran, AB sayesinde Erasmus gibi eğitim imkanlarıyla, çeşitli yollarla yurtdışına çıkabilmemizi sağlayan siyasi iradeyi destekledik.

Biz koyunlar –özellikle erkek olanlarımız- acaba askerden dönebilecek miyiz korkusuyla yaşadık yıllarca, bu korkumuzu tarihe gömen siyasi iradeyi destekledik.

Bu listeyi hayli uzatmam mümkün. Ancak burada bırakıyorum. Yukarıda saydıklarımın çok büyük kısmı Ak Parti hükümetinin 2011 yılına kadar yaptığı icraatlerden yola çıkarak söylediklerimdi. 2011 genel seçimlerinde Ak Parti %49.9 gibi inanılması güç bir oy oranıyla sandıktan çıktı ve “ustalık” dönemi başladı.

Biz koyunlar bu ustalık döneminden umutluyduk, ülkenin daha da büyüyeceğini, daha iyi şartlarda olacağımızı düşündük; huzur içinde, barış içinde yaşayacağımız dönemler…

Ancak beklediğimiz olmadı, %50’lik oyun desteğini alan siyasi irademiz öteki %50’yi görmezden geldi bazen, gördük ki peşkeş geleneğini devam ettirdi, “ben ne dersem o” tarzı söylemlerde bulundu sık sık, yeri geldi özgürlüklerimiz kısıtlandı, yeri geldi toplumsal çatışmalara sebep oldu. Bu durum biz koyunları o kadar rahatsız etti ki birçoğumuz yıllardır destek vermekten gurur duyduğumuz siyasi iradeden soğuduk, bazen nefret ettik, kınadık; ve oy vermekten dahi vazgeçtik . Bu düşüncelere sahip o kadar fazla insan oldu ki!

İşte bu noktada yazımın asıl konusu olan CHP’li elit seçmen kitlesi ortaya çıktı, hani şu kendine çapulcu demekten gurur duyan kesim; birçok arkadaşım, dostum. Onlar beni dolaylı olarak kırsalar da benim amacım kesinlikle kimseyi kırmak değil. Ak Parti’nin oylarına yaptıkları katkıdan bahsederek siyasi-sosyolojik bir analiz yapmak. Bunu yaparken özellikle sosyal medya organları yoluyla bize kustukları nefret ve öfkeyi üzülerek, içim acıyarak takip ettim aylarca. Bu takiplerim sonucu –yıllardır olan bir takip ve gözlem aslında- bazı sonuçlar elde ettim. Paylaşmak istiyorum müsaadenizle bu gözlemlerimi.


Elit CHP seçmeni
 
Elit CHP seçmeni:

Yaptığımız tek şey demokratik hakkımız olan oy vermek olmasına rağmen sırf bu yüzden bizlere koyun diyen; bununla yetinmeyip gerizekalı, ahmak, aptal vs. demekten sakınmayan,

Siyasi tercihlerimizi bizim hep mağlup, onların galip geldiği bir zeka testine dönüştüren ,

Hükümeti ötekileştirmekle suçlayıp, aksine böyle söylemlerle bizzat kendileri toplumu ötekileştiren,

Üstelik bunu sadece ve sadece “evet” bastığı mührün “altıok” simgesinin altında olmamasına bağlayarak yapan,

Bizleri makarna, bulgur için oy satan insanlar olarak gören,

Parti kurucuları on binlerce Alevi/Kürt katletmesine rağmen kendilerini Alevilerin tek temsilcisi görüp, bizleri Alevi düşmanı diye yaftalayan,

Ve ne yazık ki – belki de en acısı- ne kadar iyi dostlarımız da olsalar normal yaşamda, klavyeleri aracılığıyla bizlere ağza alınmayacak hakaretler edip, hiçe sayan, kıran, inciten,

Sadece oy verdiğimiz için cahil olduğumuzu düşünen,

Demokrasi çığırtkanlığı yaparken bir yandan, diğer yandan demokratik hakkımızı kullanmamız sebebiyle bizleri aşağılayan, hor gören,

Kendilerini elit, bizleri cahil ve tabi ki koyun olarak gören seçmen kitlesidir.

SONUÇ

Sevgili dostlarım, inanın bana bu seçimde Ak Parti için çok iyi çalıştınız. Sizler olmasaydınız; bizi bu kadar aşağılayıp, hor görüp hiçe saymasaydınız, hakaretler etmeseydiniz; inançlarımızla, tercihlerimizle alay etmeseydiniz, bizleri itibarsızlaştırmaya çalışmasaydınız, tek doğrunun sizinki olduğunu düşünmeseydiniz, siyasi ve sosyal tercihlerimize saygı duysaydınız, siyasi erk’e eleştiride bulunacağım derken dolaylı olarak bizleri kırmasaydınız, çeşitli güçlerin oyununa gelip klavye savaşçılığı yapmasaydınız, birkaç siyasi güç sahibi kişinin yaptığı yanlış şeyleri bize mal etmeseydiniz, normalde tiksindiğiniz sözde dini oluşumlarla ittifak yapmasaydınız, ülkeyi kaosa sürükleyip her an her fırsatta ülkeyi gerek maddi gerek manevi kırıp dökmeseydiniz Ak Parti bu kadar muzaffer bir seçim geçiremeyecekti emin olun.

Biz kafası karışık koyunlar olarak ne yapacağımızı bilemiyorken çoğu zaman; sizin yukarıda saydığım eylemleriniz kafa karışıklıklarımızı giderdi hemen ve “ampül”e yöneltti bizi yine ve yeniden.  Ve kusura bakmayın, bu hakaretleri sineye çekip, istediğiniz gibi “altıok”a basamazdık mührü.

Biz koyunlar, sizler kadar elit değildik zira…

13 Ocak 2014 Pazartesi

Araya Sıkışmış Bir Ülke: Andorra


İbiza'dan havalanmak üzere olan uçağım beni üçüncü kez Barcelona'ya götürmeye hazırlanıyor. İlk ikisinde olduğu kadar heyecanlı değilim haliyle. Görülmesi gereken yerleri imkanlarım dahilinde -hem de iki kere- görmüş ve artık sadece kafa dağıtmak için bir günlüğüne gelmiştim Barcelona'ya, o da geçiş noktası olarak kullanmak için.

İlk geldiğimde kaldığım hostelden, AWA Barcelona Hostel Apolo'dan yer ayırttım kendime bir kez daha. İlk gidişimde (Mart 2012) bedavadan biraz pahalıya; sadece 6 euroya, yani o zamanın parasıyla 15 liraya kalmıştım orada, bu sefer şartlar biraz daha ağır: tam 10 Euro!

27 eylül günü ulaştığım hostelime eşyalarımı bırakıp hava almak ve çok da özlemediğim Barcelona ile ayıp olmasın diye hasret gideriyormuş gibi yapmak için çıkıyorum dışarı. Hostelde hava almak çok mümkün değil zira. O yüzden ucuz zaten. Hava, su, kahvaltı vs dahil değil fiyata.

Zamanım ve maddi durumum kısıtlı olduğu için bu sefer Camp Nou, Sagrada Familia, Parc Güell gibi Barcelona klasiklerini görmeye niyetim yok. Şöyle bir bakınıp çıkacağım.

Üçüncü kez geliyorum ya, şehri avucumun içi gibi biliyorum ya illa bu sefer bilmediğim yerlerden gidip bir de böyle gezeyim diyorum ukalaca. Ama çok geçmeden kayboluyorum. Neyse ki elimde haritam var ve çok geçmeden şehrin en meşhur caddesi La Rambla'ya ulaşıyorum. Her zamanki gibi hareketli, her zamanki gibi cıvıl cıvıl ve eğlenceli.



Caddeyi boylu boyunca geçip, yolun sonuna, Kristof Kolomb Heykeli'ne geliyor ve oradan da limanı geçip Maremagnum Alışveriş Merkezi'nde alıyorum soluğu. Sanki çok param varmış da alacakmışım gibi. Ama kendimi aşıyorum ve 3 tane sırt çantası alıyorum Decimas mağazasından. Bilen bilir, şu mavi, yıldızlı çantam mesela onlardan biri.



Havayı da kararttıktan sonra geceyarısına doğru hostelime dönüyorum. Ertesi gün enteresan bi deneyim yaşayacağım zira. İspanya ile Fransa arasına sıkışmış kalmış, adını sadece Avrupa ve Dünya Futbol Şampiyonası Elemeleri'nde yedikleri gollerle duyuran, küçük ama bir o kadar da şirin, şirin ama harbiden çok küçük bir ülkeye yolculuk yapacağım. Andorra'ya!



                                                             *            *           *


Kuzey Barcelona Otogarı'na metroyla geliyorum. Hep yaptığım gibi erkenden oradayım. Otobüs siz beklemek zorunda değil ama siz onu beklemek zorundasınız. Kahve+kruvasan şeklindeki asimile olmuş bir Türk tarzında kahvaltı yapıp otobüsüme geçiyorum. Sponsorum her zamanki gibi ALSA. 3,5 saat sürmesi beklenen bir yolculuk, yaklaşık 3 saatlik bir serbest zaman ve tekrar 3,5 saatlik bir geri dönüş yolculuğu bekliyor beni. Günübirlik bir gezi yani. Yanlış hatırlamıyorsam gidiş-dönüş 48 euro tutuyor bilet ücreti (güncel fiyat 50.85 euro şu an). Andorra'ya gitmeden önce ora hakkında bildiğim tek şey İspanya ve Fransa arasında bulunduğu.



Haritaya dikkatli baktığınızda en üst kısımda FRANCE yazısının hemen altındaki minik yuvarlağı göreceksiniz üzerinde ANDORRA yazan. İşte bu kadar küçük bir ülke. Nüfusu 80 bin dolaylarında ve en çok konuşulan diller sırasıyla Katalanca, İspanyolca, Portekizce ve Fransızca.



Ülkedeki tek otogar yukarıda gördüğünüz. Geri plandaki dağlar ise ünlü Pireneler. Zaten etrafa her baktığınızda bu dağ sırasıyla bir şekilde göz göze geliyorsunuz. Ben gittiğimde yağmur yağıyordu. Her tarafı dağlar ve ormanlarla çevrili bir yer için sürpriz bir durum değil haliyle.



Andorra'da kağıt üzerinde 7 şehir/bölge var. Başkenti Andorra la Vella, Katalanca'da Eski Andorra demek. Bizdeki mantık. (Bilmeyenler için: Malatya'nın Battalgazi adı ile bilinen ve yakında merkez ilçe olacak olan en eski yerleşim yeri Eski Malatya olarak geçer) Şehir dediysem bizdeki kasaba büyüklüğünde şehirler. Benim bulunduğum yer de haliyle başkent. Ve Avrupa'nın en ucuza alışveriş yapılan ülkesi söylenene göre. İnsanlar İspanya'dan, Fransa'dan araçlarıyla gelip alışverişlerini yapıp araçlarını doldurarak geri dönüyorlar. Parası olmayana göre ise her yer gibi bura da pahalı. Fakir edebiyatı mode on.



Türkseniz ve hele ki Doğuluysanız, bir kruvasanla koca bir günü geçirmeniz mümkün değildir. Ben de soluğu Avrupa seyahatlerimin iki değişmez adresinden birinde, Mc Donald's'ta alıyorum. İyi ki kapitalizm var!



Son derece mütevazi bir menüyü midemle tanıştırdıktan sonra kısacık Andorra gezime devam ediyorum. Gezi dediysem sağlı sollu alışveriş merkezleri. Bizdeki AVM formatında da değil, daha çok iş hanı tarzında. Ama her marka var neredeyse. Orada da iki Türk (bir anne ve genç kızı) görüyorum, inanın her yerdeler! Devam...



Ülkenin (ya da şehrin) ortasından bir nehir (Valira nehri) geçiyor. İki yanı dağlarla çevrili, ortasından nehir geçen ülke Andorra. Yeşilin ve kahverenginin her tonu mevcut. Gerçekten şirin ve kafa dağıtmak için ve tabi alışveriş yapmak için gelinebilecek bir yer Andorra. Ama çok uzun tutmamakta da fayda var. Konaklama hayli pahalı ve çok fazla seçeneğiniz de yok zira.

En pahalı saatlerimi Andorra'da geçirdiğimi farkediyorum Barcelona'ya dönmek üzereyken. Dile kolay, orada geçirdiğim 3 saat için 60 euro civarı çıkmış cebimden. İyi para. Çok iyi para.


Bu eşsiz günden geriye bana kalan en tatlı anılardan biri de belki de bir daha hiç göremeyeceğim AND plakalı araçlar oluyor.






25 Haziran 2013 Salı

Hrant Dink'le Nasıl Tanıştım?


2007 yılının ilk ayının son günleriydi...

Tek dertleri üniversite sınavından başarılı bir sonuç almak olan iki genç, Malatya'nın Nasuhi Caddesi olarak bilinen küçük bir caddesinden, her zaman yaptıkları rutin yürüyüşlerinden birini yaptıkları sırada, geçerken yaklaşık elli kişilik bir grupla karşılaştılar. Malatya'da çok sık görülen bir durum değildi bu.

Zira genelde sarı-kırmızı bayraklarla toplanır gruplar Malatya'da. Ya temsil ettikleri sendika yahut partilerin bayraklarıdır ellerindeki, ya da şehrin futbol takımının. Ya hükümet protesto ediliyordur, ya bir galibiyet kutlanıyordur...

Ama bu sefer toplanan grup diğerlerinden farklıydı. Ellerinde sarı-kırmızı hiçbir şey olmadığı gibi, kimisinin elinde meşaleler vardı matemi simgeleyen; kimisinin siyah-beyaz dövizler. Üstelik gayet sessiz, sakin, kırgın bir toplanmaydı bu.

En önde bulunanlardan birinin elinde o gençlerin tanımadıkları bir adamın resmi vardı. Belli ki resimdeki adam Hakk'ın rahmetine kavuşmuştu. Ve bu toplanma da onun için olmalıydı. İyi ama kimdi bu adam?


Az sonra anladı gençler grubun toplanma amacını.

"Ermeni" gazeteci Hrant Dink, genel yayın yönetmeni olduğu gazetesi Agos'un önünde öldürülmüştü. Bu grup da bu "ölümü" protesto ediyorlardı. "Bir Ermeni"nin ölümünü...

O zamana kadar müfredatın kendilerine dayattığı tarih kitaplarında adını en hafif tabirle "kalleş, hain" olarak duydukları "düşman" Ermeni toplumundan bir adam ölmüştü, öldürülmüştü. Bize neydi?

Gençlerden biri, öldürülen bu adamı daha önce ne görmüş ne de hakkında tek kelime duymuştu. "Ne alaka?" dedi diğerine, "alt tarafı bir Ermeni ölmüş, bunlara ne oluyor?.."

Olanlara hiçbir anlam verememişti. Bu adam kimdi ki, arkasından bu insanlar, hem de Malatya gibi bir şehirde onu ansınlardı?


Cevabını bulamadıkları sorularla grubu arkalarında bırakıp yürümeye devam ettiler...


                                 *        *         *                                                      


2010 yılının sonbaharıydı...

Her zaman gittiği kitapçıda gezinen genç, bir anda bir kitapla göz göze geldi. Kitabın adı "Hrant"tı. Üç yıl öncesine gitti hafızası. Merakla kitaba doğru yöneldi ve kitabı eline aldı. 700 küsür sayfalık devasa bir kitaptı bu. Kapağında üç yıl önce resmini gördüğü adamın, Hrant'ın resmi.



Her dikkatini çeken kitaba yaptığı gibi onun da arka kapağını çevirip kitabın kısa tanıtımını okumaya başladı.

Aynen şöyle yazılıydı Tuba Çandar imzalı kitabın arka kapağında:

"Hrant Dink Malatya'da 15 Eylül 1954'te doğdu. Türkiyeli bir Ermeni aydını olarak toplumuna baktı, ona dokundu, gördü ve bildi. Mücadelesini sürdürdüğü gazetesi Agos'un önündeki kaldırımda 19 Ocak 2007'de vuruldu. Bu kitap onun benzersiz hayatının hikayesidir."

"Hrant Dink Malatya'da 15 Eylül 1954'te doğdu."

Bu cümleydi onu vuran. O ana kadar yalnız "Ermeni" olduğunu bildiği bu adamın Malatyalı olduğunu, hemşehrisi olduğunu öğrendi. Bir insanın hem Malatyalı hem de Ermeni olabileceğini ancak o an idrak edebildi. Kitap artık daha çok ilgisini çekmeye başladı. Ve gözlerini kitabın tanıtımını yapan üst satırlara götürdü.

Şöyle diyordu:

"Türkiyeliyim... Ermeni'yim... İliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip geleceğimi "Batı" denilen o "hazır özgürlükler cenneti"nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu.

Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hala da ödüyorum..."

(Bu sözlerin sahibi Hrant Dink'ten başkası değildi. Dediği gibi fazlasıyla bedel ödemişti.)

Kitabı elinde tuttuğu her saniye yeni şeyler öğreniyor, ne kadar cahil olduğunu fark ediyordu. Şimdi de bir Ermeni'nin de Türkiye sevdalısı olabileceğini öğrenmişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi?



Kitabın son tanıtım satırlarında yine Hrant'ın bir yazısından bir parça bulunmaktaydı:

"Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce..."


Okudukları, kitabı satın alması için yeterliydi. İlk kez "Malatyalı bir Ermeni" ile tanışacaktı, heyecanlıydı.
                       

Kitabı aldığı ilk akşam büyük bir heyecanla okumaya başladı. Kitabın sayfa yoğunluğu gözünü korkutsa da çok kısa sürede aralarında sıkı bir bağ oluştu. Hrant'ın hayatından kesitler okuyacağı klasik biyografik bir kitap bekliyordu.

Ancak daha ilk sayfalardan, Hrant'ın öldürüldüğü günü, onu tanıyan -özellikle aile bireylerinden- insanların ağzından okumasıyla gözlerinden yaşlar dökülmesi bir oldu. İlk defa kitap okurken ağlıyordu.

Kitabın kalan yüzlerce sayfasını da okurken sayfaları ıslatmamak için ekstra çaba sarf edecek ve Hrant'ın yaşamının her anına tanıklık edeceği yetmezmiş gibi bir de hayatı boyunca çeşitli gazetelerde yazmış olduğu bütün yazıları da okuyacak ve böylece muhteşem bir insanla tanışacaktı.


                                                         *       *      *

Yıl 2014.

Yukarıda bahsi geçen genç kahramanımız, tahmin edersiniz ki bu satırların yazarı bendenizden başkası değil. Evet, ne yazık ki yaşadığı süre içerisinde Hrant'ı tanıma imkanım olmadı. Varlığından dahi habersizdim. Hakkında yapılan karalama kampanyalarının hiç birine tanıklık etmedim; görmedim, duymadım, bilmedim.

Keşke onu hayattayken tanıma şansım olsaydı. Keşke elini sıkıp, ona memleketinden haberler getirseydim bir paket kayısı ile beraber, sohbet edebilseydim saatlerce...

Ama olmadı.

Hrant'ı ilk kez yukarıda bahsi geçen ilk olayda gördüm, daha sonra da Tuba Çandar sayesinde tanıma şansı buldum, tanıştım.

Evet onunla tanıştım. Ve tanıdığım en mükemmel insanlardan biri olduğuna kanaat getirdim.

O'nun yazılarını okuyup da ona hayran kalmamak mümkün değildi zira. Bu kadar insancıl, bu kadar demokrat, bu kadar barışçıl, bu kadar mükemmel olunmazdı. Ama o olmuştu. Ermeni kimliğiyle Türkiye vatandaşı kimliğini bir arada, her ikisini de aynı gururla yaşayan; geçmişte iki ulus arasında yaşanan acı olaylara karşı tahrikten, provokasyondan, kötü düşüncelerden uzak; her daim yapıcı çözümler üretmeye çalışan tam bir aydındı. (Dört dakikanızı ayırıp aşağıdaki videoya bir göz atabilirsiniz.)





Toplumumuzda ne yazık ki hâlâ Ermeni, Rum, Yahudi, Yunan gibi her biri birer milleti simge eden isimler, birer küfür ifadesi, birer hakaret tabiri olarak ötekini aşağılamak amacıyla kullanılıyor.

Zamanında benzer ifadeler Hrant Dink için de kullanılmıştı. Kurduğu her cümle Ermeni kimliğiyle bağlantılandırıldı, düşmanca saptırıldı ve onu adım adım ölüme götürdü.

Bu yazıda "Hrant için adalet" yahut "Hepimiz Ermeniyiz" tarzı sloganlar kullanıp Hrant Dink'i ölüme götüren süreç ve sonrasında yaşanan adaletsizlikler vs. gibi konulara girmeyeceğim. Olanlar az çok herkesin malumu zaten.


Benim tek derdim "insan"la, insanlıkla, insancıllıkla.

Nasıl ki yüce Allah, Kuran-ı Kerim'de insanların  birbirlerinden yalnızca takva yoluyla ayrıldığını belirtiyor, biz kim oluyoruz da insanları "Ermeni, Kürt, Yahudi vs." diyerek ayıralım, mensubu oldukları millete bakarak onları karalayabilelim? Irkçılıktan daha bayağı bir şey var mı?

Unutmayalım ki hiç kimse anne babasını seçemediği gibi milliyetini, ırkını da seçemiyor.

Dileğim odur ki "yaratılanı Yaradan'dan ötürü sevebilelim", ön yargılarımızdan arınarak objektif düşünceler ışığında, söylemlerimize dikkat edelim. Savunduğumuz bir fikri, karşımızdakini incitmeden ifade edelim, lafımızın nereye gideceğini kestirebilelim. Ne zaman, hangi konuda olursa olsun fanatizmden uzak durup, her zaman bir orta yolun olduğunu düşünüp ılımlı olabilelim.


Tıpkı Hrant gibi.

 
 
Hatırlanmak yaşamaktır
Ve bazı insanlar hiç ölmez.
 
Unutulmayacaksın ahparig!

2 Haziran 2013 Pazar

Aldatmak-Aldatılmak Üzerine


İnsan ilişkilerinde 3S diyebileceğimiz unsurlar oldukça önemlidir. Bunlar :

-Sevgi
-Saygı 
-Sadakat.

Birbirinden hoşlanan iki insan bir ilişkiye başladıklarında, aralarında bir problem yoksa ve de iyi anlaşıyorlarsa, buluştukları ortak bir(kaç) paydaları da varsa ilişkinin özneleri "kısa" bir süre sonunda birbirlerini sevmeye başlarlar.  Kısa dediysem, birkaç gün içerisinde değil tabi. İlişkiye göre değişmekle birlikte bu süre gözlemlerime göre 3 ila 12 ay arasında değişiklik gösterir. Çok da uzun bir süre sayılmaz, öyle değil mi?

Artık birbirini yavaş yavaş tanımaya başlayan bireyler, ilişkilerini "sevgi" safhasına taşımayı başarmışlardır. "Hoşlanma" evresini bir makalenin önsözü bellersek eğer, "Sevgi" evresi için de "giriş" bölümüdür diyebiliriz.

"Seni seviyorum." cümlesi artık ilişkinin olmazsa olmazı olmuştur. Birbirlerini sevmeye başlayan bireyler, birbirlerine karşı tattıkları bu yeni duyguyu paylaşmak isterler. Ve hiç sıkılmadan söylerler "Seni seviyorum." diye... Dünyada onlardan daha mutlusu da yoktur hani. E tabi dile kolay, hayatı boyunca "yaşanılacak en güzel duygu" diye nitelendirilen duyguyu yaşamaya başlamışlardır artık.

Bir ilişkinin bana göre en güzel evresidir bu dönem. "Öyle saf, öyle temiz..." Hiçbir art niyet düşünmeden, sadece sevmektir gayen. Gerisi boş gelir. Öyle hesapsız, öyle oyunsuz.

İnsan hem kendini keşfeder, hem de karşısındakini. Hayatına yeni birini almıştır artık. Yanında keşfedilmeyi bekleyen biri vardır. Ve o biri, ona en güzel duyguyu yaşatan/yaşatacak kişiden başkası değildir.  Birlikte geçirilen güzel vakitler; ilk el ele tutuşmalar, ilk sarılmalar, ilk öpmeler, ilk sevdiğini söyle(n)meler... En güzel "ilk"ler bu evrede yaşanır.

Ancak gelin görün ki sevgi karın doyurmaz...

Herkes, herkesi sevebilir; ancak herkese saygı duyulmaz. İlişkinin "sevgi" safhasına bir makalenin giriş bölümü demiştim, öyleyse "saygı" safhasına da gelişme bölümü demem icap eder.

Yani ilişkinin olgunlaştığı, kişilerin, ilişkilerini sevgililik boyutundan bir sonraki boyuta taşıdıkları dönemdir saygı dönemi. Sevdiğin yetmez gibi, bir de saygı duyarsın. Saygı görmek istersin.

İstersin de... Saygı ne demektir? Bir ilişkide niçin gereklidir?

"Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram."  diyor Türk Dil Kurumu bu güzide sözcük için.


Doğru, ancak bana göre gereksiz sözcüklerle bezeli zorlama bir tanım olmuş bu.

Saygı; değer verilene gösterilen özendir.

Yani sizin için bir değer arz eden kişilere gösterdiğiniz en üst düzeydeki ilgi, özen ve dikkat halidir. Onun sizin için önemli olduğunu hissettirmenizdir. Kimsenin ne hissettiğinin, ne düşündüğünün bir ehemmiyeti yoktur; siz saygı duyuyorsanız o insan sizin için en önemlidir. Nokta.

Peki ama saygı, ikili ilişkilerde neden önemlidir? Ve hatta neden bir ilişkinin olmazsa olmazıdır?

Saygı, "sen benim için değerlisin, önemlisin; seni incitecek bir şey yapmam" demektir. Saygı sahiplenmektir. Sahiplendiğini korumaktır, kollamaktır. Düşüncelerine -katılmasan da- önem vermektir. Dinlemektir, konuşmaktır. Özen göstermektir, dikkat etmektir. Yapacağın herhangi bir yanlışın "onu" etkileyeceğini bilerek davranmaktır. "Düşünmektir." Onu düşünmektir. Sizi düşünmektir. Bu aşamaya gelmişseniz zaten bütün bunları hak etmişsiniz demektir.

Ama gelin görün ki diğer her şey gibi saygı da geçici olabiliyor. İlgi azaldıkça önce sevgi, sonra da saygı azalıyor. Sadakat ise son aşama.

Makalemizin "sonuç" bölümü "sadakat" üzerine. İlişkinizde sadakat varsa mutlu, yoksa mutsuz bir sonuç olacak bu.

Aşkın ömrü 3 yıldır diye okumuştum bir kitapta. Genel bir durum mudur bu bilmem ama ben şahsen inanıyorum buna, zira çevremde birçok örneği var.

Bu sürenin sonlarına yaklaşıldığında çiftlerden biri, diğerinin bazı huylarından, özelliklerinden, daha önce gördüğü ama şimdi görmediğini düşündüğü vasıflarından, belki işsizliğinden, parasızlığından ve belki de çevresinde gördüğü "yeni adaylar"la bir kıyas yaptığında aslında sevgilisinin sandığı kadar da mükemmel biri olmadığını düşünmeye başlıyor. Ona karşı ilgisi gittikçe azalıyor, zamanla sevgisini, ve nihayet saygısını yitiriyor.

Son dönemde birçok kez karşılaştığım bir de bahane ekleniyor bu düşüncelere: "İleride mutlu olacağımızı düşünmüyorum."

Hal böyle olunca, ilişkinin ömrü de zaten azalmışken çevresinde gördüğü yeni bir "prens" yahut "prenses" adayı, kişinin düşüncelerini iyice allak bullak edebiliyor.

Ve sadakat dediğimiz şey, sevgi ve saygının yokluğunda nefes almakta güçlük çekiyor.

Zaten karmaşık bir psikolojide bulunan kişi, hele ki çevresinde "daha iyi" olduğunu düşündüğü birini bulmuşsa ve bu "daha iyi"  de kendisine karşı ilgi gösteriyorsa gönül ona kayabiliyor ve de mevcut sevgilisini görmezden gelip, oyalayıp yavaş yavaş, sessiz ve derinden yeni bir ilişkinin temellerini atabiliyor. Ve bulduğu ilk fırsatta da zaten kafasında bitirdiği ilişkisini resmiyette bitiriyor ve zaten kafasında başlattığı ilişkiyi de resmiyette başlatıyor.

Yeni bir heyecan, keşfedilmeyi bekleyen yeni bir insan, yeni bir aşk, yeni zevkler, yeni tatlar, yeni hayaller, yeni hayatlar... Kulağa ne hoş geliyor değil mi?

Ancak hayatında halen biri olduğu halde bunu yapıyorsa kişi, bunun adına "aldatmak" deniyor...

Üstelik aldatmak için artık günümüz modern ötesi dünyasında illa ki cinsel bir birliktelik kurmak da gerekmiyor. Facebook, Twitter gibi mecralarda yapılan gülücüklü konuşmalar, resim beğenmeler, şarkı göndermeler falan... Tabi bunlar işin şakası.

Ancak gerçekten de aldatmak için sevişmek gerekmiyor. Bir yalan söz de aldatmadır bana göre . Gizlenen her sır bir aldatmadır. Saklı kalması gerektiğine inanılan her şey bir aldatmadır. Sorulan bir soruya verilen her kaçamak cevap bir aldatmadır.

Ve aldatmak kötü bir şeydir. Geçici bir heyecanı varsa da kötü bir şey...

İyi insan aldatmaz. Nokta.

Çünkü bilir ki aldatan, sadece iki kişiyi aldatabilir. O'nu ve kendisini.

Ve bilir ki "... kim zerre miktarda şer işlerse onun cezasını görür."


İnanan insan bilir ki, kişi ettiğini bulur. Kimsenin hakkı kimsede kalmaz.

İşte sadakat kavramı da bu kadar önemli. Ama sevgi ve saygı olmadan da hiçbir işe yaramadığı malumunuz artık.


Allah iyi insanları, iyi insanlarla karşılaştırsın. İyi Pazarlar! İyi Haftalar!

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Geri Kalan Ömrümün İlk Günü

Calle Azhuma'dan (Azhuma Sokağı) çıkıp birkaç metre ilerden sağa dönüp Calle Mulhacen'e geçiyorum. Oradan Calle Alhamar, Calle San Anton ve son olarak da Calle Nueva de la Virgen'i geçip nihayet Granada'nın en bilindik caddelerinden, şehrin merkezi caddesi sayılabilecek olan Acera del Darro'ya giriyorum. Etraf cıvıl cıvıl. İnsanlar yazlık kıyafetleriyle dışarıda. Saat gece 10 suları. Burger King tıklım tıklım dolu. Karnım aç. Çok alternatifim yok. Giriyorum ben de Burger King'e. Bugün ilk günüm diyorum, canım ne isterse onu yiyeceğim, para esirgemek yok bugün!



8 euro civarı ödeyip geçiyorum bir köşeye. Yalnız olan bir ben varım mekanda. Herkesin yanında birileri, sevdikleri. Olsun diyorum, ben de daha 3 gün öncesine kadar öyleydim, en sevdiklerim yanımdaydı. Ablam, annem, babam, abim; bir de arkadaşlarım. Yalnızlık triplerine girmenin anlamı yok deyip an'ın tadını çıkarmam gerektiği fikrini kafama yerleştiriyorum. Yemeğimi hep olduğu gibi yine kısacık bir sürede bitirip, sınırsız içecek imkanından yararlanıyorum. Bardağıma limonlu ice tea doldurup dışarı çıkıyorum. Bu gece benim gecem!



Yukarıda gördüğünüz resim Burger King'in tam karşısı. Ve Acera del Darro'nun bitip Calle Reyes Catalicos'un başladığı nokta. Ne yalan söyleyeyim, otogardan hostele gelirken yapmış olduğum otobüs yolculuğu beni biraz hayal kırıklığına uğratmıştı. Beklediğim Granada bu değil diye düşünmüştüm. Ancak çok geçmeden anladım ki bu Granada, beklediğimden fazlasıydı! Hayallerimin ötesindeydi! Granada'yı keşfe tam olarak bu noktadan başladım.

Cadde boyunca yürüyorum. Sevgilisinden mesaj alınca anlamsızca sırıtan tipler vardır ya hani, aynen öyle bir sırıtmayla adımlıyorum sokakları. Attığım her adım için ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum beni buraya gönderen güce. Önce İlahi güce, sonra da maddi-manevi destekçim olan ablama.

İspanya'nın birçok şehrinde olduğu gibi Granada'da da daracık sokaklar hemen göze çarpıyor. İspanyolca'da "callejon" denen sokakçıklar. İçine aldığı insanı kendine hapseden, bir o kadar da özgürleştiren "sokakçıklar". Buralarda birkaç dakika yürüyüp havasını solusanız tüm dertlerinizi unutursunuz, içinize tarifsiz bir huzur dolar. Anlatılmaz, yaşanır. Yaşayın.

Granada ile bu ilk buluşmamız, yeni sevgili olmuş bir çiftin ilk buluşması gibi geçiyor: Heyecan dolu, biraz tedirgin, biraz utangaç, mahcup. Bir yandan bu gün hiç bitmesin diye düşünüyor, diğer yandan büyü bozulmasın diye çok da uzatmak istemiyoruz. İlk buluşmanın tadı damaklarda kalsın diye...

Hiç korkmadan, çekinmeden, kırk yıldır bu şehirde yaşıyormuşçasına dalıyorum ara sokaklara. Her kayboluş yeni bir macera, yeni bir heyecan, yeni bir kavuşma demek. Kayboluyorum. Granada'nın eşsiz sokaklarında kayboluyorum. Kaybola kaybola dönüyorum başladığım yere. Gündüz, otobüsten indiğim yere, Puerta Real'e geliyorum. Nemrut Kebab'ın karşısında bir bank bulup oturuyorum.





Gecenin artık sakinleşmeye başlayan huzur dolu havasını teneffüs ediyorum. İnsanları izliyorum. Gözlem yapıyorum kendimce. En sevdiğim şeylerden birini. İnsanların gözlerindeki mutluluğu, huzuru görüyorum. Burada insanlar, inanılmaz bir ekonomik çöküş içinde olmasına rağmen ülkeleri, mutlular. Ki, kriz olduğuna da inanamıyorsunuz zaten. Her yer öylesine dolu ki. Kafeler, restoranlar, barlar... Hoşuma gidiyor bu durum.

Bir yanda 80'lik yaşlı bir çift kol kola gezerken, diğer yanda 7-8 kişilik bir  liseli grubu gülüp eğleniyorlar. Bir yanda şık giyimli orta yaşlı iki kadın sohbetin büyüsünü kaptırmışken kendilerini, diğer yanda genç bir çift yürümeyi yeni öğrenen çocuklarının peşi sıra gidiyorlar. Her şey o kadar güzel ki.

Saat 1'e geliyor artık. Hostele doğru yol alıyorum yavaştan. Acelem yok. Vaktim çok. Geldiğim yolun tam tersini seyrediyorum şimdi.Sırasıyla Acera del Darro, Nueva de la Virgen, San Anton, Alhamar, Mulhacen ve nihayet Azhuma. Azhuma numara 30. Yarın 5 numaraya geçeceğim. Yolum uzun, uyumam lazım diyorum ve artık Hostel One Granada'dayım. Tadı damağımda kalan ilk gecemi geçirmenin vermiş olduğu huzurla uyuyorum artık. "Şimdiye kadar yaşadığım ömrüm sona erdi artık"  diye düşünüyorum duvara yüzümü döner dönmez,

"Yarın, geri kalan ömrümün ilk günü olacak..."

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...