6 Mart 2016 Pazar

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun, teknolojinin boyunduruğu altında, metropollerin boğucu ve yorucu atmosferinde, geleneksel/doğal yaşam biçimlerinden uzak bir dünyada yaşıyoruz.

İnsanlar arası ilişkilerde sevgi, saygı, hoşgörü, tevazu, anlayış, gibi kavramların yerini nefret, haset, tahammülsüzlük, kibir ve ötekileştirmenin aldığı, git gide yaşanmaz hale gelen bir dünya..

Sokakların egzoz dumanlarından geçilmediği, "gökleri delen" betonlaşmadan dolayı gökyüzünün bile görülmediği, meyve-sebze gibi en temel besin kaynaklarının dahi yapaylaştırılarak önümüze konduğu, her şeyin anlamını yitirdiği ve de yitirmeye devam ettiği bir dünya..

Ne var ki bütün bu olumsuzluklara dur demeyi felsefe edinen, doğal ve geleneksel yaşam biçimlerini destekleyen, dokunmatik ekranlar üzerinden iletişim kurmak yerine birbirlerinin yüzüne bakan insanlar, kendisine yetebilen ve bunu doğal yollardan yapabilen kentler hayal eden ve bu hayali tüm dünyaya yaymayı amaçlayan eşsiz bir oluşum var: Cittaslow




nedir?

İtalyanca citta (şehir) ve İngilizce slow (yavaş) kelimelerinin birleşiminden oluşan Cittaslow kavramı "fast" (hızlı) olana karşı, "slow" (yavaş) olmayı amaç edinen ve bunu evrenselleştirme gayesi taşıyan bir topluluk, bir uluslararası belediyeler birliği.


ne zaman/nerede başlamıştır?

Cittaslow hareketi, 1986 yılında İtalya'nın başkenti Roma'nın İspanyol Merdivenleri Meydanına açılan bir fast food zincirini (Mc Donald's) protesto eden, hızlı, ayaküstü yeme alışkanlığına karşın geleneksel ve yerel yemek yeme biçimlerini, yerel ekosistemlerin özelliklerini korumayı amaç edinen bir oluşum olarak Carlo Petrini isimli İtalyan tarafından başlatılan "Slow Food" (yavaş gıda) hareketinin kentlere uyarlanmış biçimi olarak 1999 yılında yine İtalya'da, Toskana'ya bağlı küçük bir yerleşim yeri olan Chianti'nin Belediye Başkanı Paolo Saturnini önderliğinde başlamıştır.



felsefesi?

Cittaslow felsefesi; yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanmasını savunur. Cittaslow hareketi, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir; el sanatlarına, doğasına, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan ama aynı zamanda altyapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan kentler hayal eder.

AVMler yerine bakkal, manav, terzi gibi küçük esnaflar, zanaatkârlar,
Otoparklar, otobanlar yerine daha çok yeşil alan, park,
Sağlıksız besinler yerine doğal yollarla, doğru zamanlarda yetişen besinler,
Stres, depresyon gibi çağımız hastalıkları yerine huzurlu, mutlu ve sağlıklı bir yaşam,
Sürekli tüketen, kendine yetemeyen kentler yerine doğayla barış içinde yaşayan, tokgözlü, kendine yetebilen kentler...


gelişimi?

Birçoğumuzun ütopik olarak değerlendirebileceği "Yavaş şehir" hareketinin ilk fitili İtalya'nın Chianti kentinde ateşlenmiştir. İlk cittaslow olma onuruna sahip bu küçük kent her yıl binlerce "sakin yaşam" sevdalısını ağırlıyor.

Chianti ile birlikte şu an cittaslow (sakin kent, yavaş kent) sertifikasına sahip 30 ülkeden tam 208 kent var. Bunlardan 80'i İtalya'da bulunuyor. İtalya'yı 23 cittaslowuyla Polonya, 13 cittaslowla Almanya ve 11 cittaslowla Güney Kore izliyor. Türkiye ise bu sıralamada Güney Kore'nin hemen ardından 10 cittaslowla 5.sırada yer alıyor.


bizim cittaslowlarımız neler?

Türkiye, yavaş şehirler konusunda önemli adımlar atan ülkelerin başında geliyor. Cittaslow sertifikasına sahip tam 10 kentimiz var. Bunlar Akyaka (Muğla), Gökçeada (Çanakkale), Halfeti (Şanlıurfa), Perşembe (Ordu), Seferihisar (İzmir), Şavşat (Artvin), Taraklı (Sakarya), Vize (Kırklareli), Yalvaç (Isparta) ve Yenipazar (Aydın).

Önemli cittaslowlardan Seferihisar'ın Belediye Başkanı Tunç Soyer de aynı zamanda Cittaslow Genel Başkan Yardımcısı.


nasıl cittaslow olunur?

Cittaslow sertifikasına sahip olmanın birçok kriteri var. Yerleşik nüfusun 50.000'den fazla olmaması, hava ve su temizliği, biyoçeşitliliğin korunması, bisiklet yollarına sahip olma, engellilere ve hamilelere çeşitli imkanlar sağlama, misafirperverlik, el sanatlarına ve zanaatlara önem verilmesi bu kriterlerden bazıları. 

Cittaslow olan bir şehir bu özelliğini ömür boyu koruyamayabiliyor. Kriterlerde belli nispette bozulma tespit edildiğinde Cittaslow sertifikası, kentlerin elinden alınabiliyor.



sonuç

Cittaslow hareketi aslında hepimizin kıyısından köşesinden de olsa özlemini çektiği, hayalini kurduğu yaşantılar vaad ediyor bize. Daha az gürültü, daha az kirlilik, daha sağlıklı beslenme, daha yavaş ama daha kaliteli, daha huzurlu bir hayat.. 

Dokunmatik ekranlardan kaldıramadığımız parmaklarımızı toprağa, çamura, suya, ağaca dokundurmamızı; gözlerimizi, bize bakmayı bekleyen gözlerle buluşturmamızı hayal ediyor.


Gülümsemeyi, sevmeyi, saymayı, hoşgörüyü, birbirimizi anlamayı.. Yani insan olmayı, insanca yaşamayı.. 


Bir sonraki yazımda ülkemizde bulunan cittaslowları tanıtacağımı belirtip şimdilik Milan Kundera'nın şu sözleriyle bitiriyorum:

"...yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. yavaşlıkla anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır..."






Kaynaklar:

Cittaslow International

Cittaslow Türkiye
Wikipedia

20 Mart 2015 Cuma

Futbol İçin Savaşan Komşular: El Salvador & Honduras

1969 yılı, Dünya tarihinin en ilginç, en orijinal savaşlarından birine tanıklık etmiştir. Bu savaşın aktörleri Orta Amerika Kıtası’nın iki mütevazı ülkesi El Salvador ve Honduras iken sebebi ise “futbol”dur, evet futbol!

Gelin bu savaşla ilgili ayrıntılara girmeden evvel, o dönemlerde bu iki komşu ülkenin fiziksel ve demografik bazı özelliklerine ve birbirleriyle olan ilişkilerine, yani savaşın arka plânına kısaca göz atalım.

El Salvador ve Honduras

Orta Amerika’nın yüzölçümü bakımından en küçük ülkesi olup aynı zamanda nüfus yoğunluğu en fazla olan ülkesi El Salvador (km² başına 160 kişi) 1960’lı yılların sonlarına doğru yaklaşık üç buçuk milyonluk bir nüfusa sahipti ve topraklarının büyük bir kısmı toprak ağalarının elinde bulunuyordu. Bu da köylülerin –yani, nüfusun yaklaşık yarısının- toprakla bir şey yapamaması anlamına geliyordu.

Honduras ise komşusuna göre yaklaşık altı kat daha büyüktü ve nüfusu da neredeyse üçte bir oranında azdı. Bu durum El Salvadorluları komşuya göç etmeye zorluyordu. Ve nitekim Honduras’a göçen ve orada yerleşim yerleri kuran El Salvadorlu göçmenlerin sayısı birkaç yıl içinde 300 bini bulmuştu. Orada hem toprak edinip bunu işliyorlar hem de fabrikalarda çalışarak geçimlerini sağlıyorlardı.




Honduras ekonomisinde ise işler iyi gitmiyordu. Devlet Başkanı Oswaldo Lopez Arellano, bu kötü gidişattan El Salvador’dan gelen göçmenleri sorumlu tutuyor ve çözüm önerisi olarak bu göçmenlerin sahip olduğu toprakları ellerinden alıp Honduraslılara dağıtmayı içeren bir toprak reformu yapmayı düşünüyordu. Böylelikle iki ülke arasındaki ilişkiler hem halk, hem devlet başkanları hem de medya nezdinde hayli gerginleşti.

Müsabakalar

İşte, böyle bir atmosferde bu iki ülkenin futbol takımları 1970’de Meksika’da düzenlenecek olan Dünya Kupası’na katılmak üzere birbirleriyle eşleştiler. Bu sıradan olması gereken eşleşme, nelere gebe olacaktı, eminim kimse tahmin dahi edememişti… Hadi, şimdi oynanan maçlara bir göz atalım…

Statü gereği iki ülke arasında rövanş usulü maçlar oynanacaktı. İlk maç Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da 8 Haziran 1969’daydı. Her iki ülke medyası da müthiş bir propoganda uyguluyor, provokatif milliyetçi yayınlar yaparak ortamı daha da geriyorlardı. Maçtan önceki gece Honduraslı fanatik taraftarlar El Salvador teknik ekibinin kaldığı otele gelerek müthiş bir gürültü yapacak ve futbolcuların rahat uyumalarına izin vermeyecek ve bu emeklerinin karşılığını da alacaklardı.

Honduras, maçın son dakikasında Roberto Corduna’nın kaydettiği golle sahadan 1-0 galip ayrılacaktı. Bu gol Honduras için hayati önem taşıyordu ancak El Salvadorlular için “ölüm” demekti. 18 yaşında genç bir kız, Amelia Bolaños, bu acıya dayanamayacak ve babasının silahıyla kendisini kalbinden vurarak hayatını sonlandıracak ve ertesi gün ülkenin El Nacional gazetesi bu olayı “Genç kız, vatanının yıkılışına tahammül edemedi.” diyerek manşetten verecekti. Genç kızın cenaze töreni bir devlet törenine dönüşecek; başkan da dahil tüm devlet erkanı ve El Salvador milli takımı törende hazır bulunacak ve tören televizyondan naklen yayınlanacak; Amelia Bolaños, son yolculuğuna bir şehit edasıyla uğurlanacaktı.

İkinci maç 15 Haziran’da El Salvador’un başkenti San Salvador’da oynanacaktı. İlk maçta yaşanan otel olaylarının da rövanşıydı aynı zamanda bu maç. Honduraslı futbolcular da tıpkı ilk maçta El Salvadorluların yaşadığı akıbete uğrayacak ve geceyi uykusuz geçireceklerdi. Ayrıyeten havalimanından otele, otelden maça ve yeniden havalimanına gidene kadar sürekli zırhlı araçlarla ve koruma ordusuyla korunacaklardı. Maç, El Salvador’un 3-0’lık üstünlüğüyle sona erecek ve maçtan sonra Honduras teknik direktörü “Kaybettiğimiz için çok şanslıyız.” diyecekti.

Üçüncü maç, tarafsız bir ülkede, Meksika’da, Aztec Stadyumu’nda 27 Haziran tarihinde oynanacaktı. Maçtan önce El Salvador devlet başkanı Fidel Sanchez Hernandez, takımın teknik direktörünü evine çağırarak bu maçın ülke için bir “haysiyet meselesi” olduğunu ona hatırlatacak ve mutlaka kazanmaları gerektiğini söyleyecekti. El Salvador Juan Ramón Martínez’in 10. ve 29. dakikada attığı gollerle 2-0 öne geçmesine rağmen Honduras bulduğu iki golle skora denge getirecek ve maçı uzatmalara taşıyacaktı. Uzatmaların 101. dakikasında José Antonio Quintanilla El Salvador’u 3-2 öne geçirecek ve  takımını 1970 Dünya Kupası’na taşıyacaktı. Maçın ardından iki ülke arasındaki tüm siyasi ve diplomatik ilişkiler kesilecekti.

Ve savaş başlıyor…

Normalde hikayenin burada bitmesi gerekirdi. İki takım birbirleriyle eşleşiyor ve onlardan “biri” turu geçen taraf oluyordu. Binlerce kez yaşanmış olan sıradan bir durum. Ama burada böyle bir şey söz konusu değildi ve hikaye aslında daha yeni başlıyordu…

Her iki ülke medyası milliyetçi ve provokatif yayınlarını zirveye taşıyorlar ve iki halk arasındaki husumet, nefret, şiddet günden güne artıyordu. Honduras’ta yaşayan El Salvadorlu göçmenler kimi zaman ölümle sonuçlanan saldırılara maruz kalıyorlardı. Derken 14 Temmuz akşamı Honduras’ın başkenti Tegucigalpa’da bir bomba sesi duyuldu. El Salvador hava kuvvetleriydi bu bomba sesinin sahibi. Uzun bir süredir bir nevi “kavga” olarak süren olaylar artık resmen bir savaşa dönüşmüştü. Futbol Savaşı resmen başlamıştı!

Daha güçlü durumda olan El Salvador ordusu başkent Tegucigalpa’ya girmiş ve iki ülke arasındaki karayolunu kontrolü altına almıştı. İlerleyiş bir süre daha devam etmiş ve Honduras’ın güneydoğusunda bulunan Nueva Ocotepeque şehri ele geçirilmişti. Ancak kısa süre sonra El Salvador ordusu beklenmedik bir halk direnişiyle karşılaşacak ve Honduras hava kuvvetlerinin de El Salvador’daki stratejik konuma sahip petrol rafinerilerini ve önemli merkezleri bombalamaya başlamasıyla “skora denge gelecekti”.

Amerikan Devletleri Örgütü (Organization of American States-OAS)’nün çabalarıyla 18 Temmuz’da ateşkes sağlandı. Savaş yaklaşık 100 saat sürmüştü. Bu yüzden literatüre 100 hours war (100 saat savaşı) olarak da geçecekti.

Sonuç

Futbol maçları neticesinde kazanan El Salvador olmuştu ancak savaşın bir kazananı yoktu; diğer bütün savaşlar gibi. Savaş berabere bitmiş, her iki ülke de birbirine karşı üstünlük sağlayamamış, bir şey elde edememişlerdi. Ama savaş süresince her iki taraftan da iki binin üzerinde insan hayatını kaybetmiş ve zaten zayıf ekonomilere sahip olan ülkeler daha da zayıflamış ve iki ülke arasındaki sınır kapatılmıştı.

Öte yandan yaklaşık 130 bin El Salvadorlu göçmen, ülkelerine dönmek zorunda kalmış ve bu durum ülkede pek de hoş karşılanmamıştı. Nitekim kendi nüfusuna yetemeyen bir ekonomiye 130 binlik bir nüfus daha eklenmişti. Bu durum 1979-92 yıllarında ülkede yaşanacak olan İç Savaş’ın da sebeplerinden biri olacaktı.

Honduras ile El Salvador devlet başkanları ancak 2006 yılında bir araya gelecek, sınırı açacak ve el sıkışacaklardı.


Bir sonuç cümlesi de 1970 Dünya Kupası’na dair: El Salvador; Sovyetler Birliği, Meksika ve Belçika ile birlikte 1.grupta yer almış ve grubu puan alamadan, gol atamadan, kalesinde dokuz gol görerek son sırada tamamlayarak turnuvaya veda etmiştir. Kupayı müzesine götüren ise finalde İtalya’yı 4-1 ile geçen Brezilya olmuştur. 



Kaynakça: 
Ryszard Kapuscinski, "The Soccer War"
Yuriy Veytskin, "The Soccer War"
Simon Kuper, "A Game of Life and Death"

8 Şubat 2015 Pazar

Bir Adadan Daha Fazlası: Malta

Gezmeye başladığım ilk günlerden itibaren hayallerimi süsleyen başlıca lokasyonlardan biriydi Malta benim için. Hem bir ada ülkesi olması, hem Avrupa’da bulunması ve böylelikle ulaşımın nispeten ucuz ve rahat olması, hem de Osmanlı tarihinde önemli bir yere sahip olması Malta’yı benim için özel kılan özelliklerden başlıcalarıydı. (Adının  Malatya’ya olan benzerliğini ise söylememe gerek yok heralde.)



Yazıma başlamadan önce Malta hakkında bazı olmazsa olmaz, birkaç nefeste okuyacağınız hap bilgiler vermek isterim:

-(Melita, Malatya'nın eski isimlerinden biridir.)

-Malta aslında 3 büyük 2 küçük adadan oluşan bir takımada. En büyük ada Malta Adası olduğundan ülkenin kendisi de bu ismi almış. Diğer büyük adalar ise Gozo ve Comino. 


-Dünyanın en küçük ülkelerinden biri olan Malta’nın nüfusu 500 bin bile değil. Bir şehirden diğerine yürüyerek geçmek mümkün. Çünkü onların şehir dediği yerleşim yerleri, normal bir ülkede bir ilçe büyüklüğünde bile değil. Tüm ülkeyi baştan başa giden otobüs hattının yolculuğu neredeyse bir saati geçmiyor. 


-Ülkenin başkenti Valletta, gece hayatıyla ünlü –ve öğrenci- şehri St Julian, eski başkenti ise tarih kokan şehir Mdina. 


-Malta'nın resmi dilleri Maltaca ve İngilizce, trafik ise soldan akıyor. 


-Ülkede tek bir havalimanı var. 


Son olarak bir de gereksiz bilgi vereyim: Maltaca’da “Merhba” “hoşgeldiniz” demek. (İtiraf edeyim bu kelimeyi tabelada gördüğümde “merhaba” demek olduğunu sanmıştım, “hoşgeldiniz” demek olduğunu yazımı yazarken öğrendim.)





                                                     *           *          *


Polonya’da yaşadığım beş aylık süreçte karar verdim Malta’ya gitmeye. Kararımı uygulamaya geçirirken yalnız değildim. Sevgili dostum Gökhan'ı da aldım yanıma ve birlikte ver elini Malta dedik!

Çıkış noktamız Krakow’du ve kullandığımız havayolu şirketi ise Avrupa gezginlerinin yakından tanıdığı bedavadan biraz pahalıya uçuran Ryanair’di. (Ancak Türkiye’den Malta’ya uçacaklar için gerek Malta Havayolları’nın gerekse Türk Hava Yolları’nın karşılıklı tarifeli uçuşları var ve fiyatlar makul seviyede.)


Krakow’dan bindiğimiz uçağımız Malta’ya indikten sonra kalacağımız hostele gitmek için binmemiz gereken otobüse biniyoruz. Hemen belirtmem gerekirse Malta’da şehir içi ulaşım (yoksa ülke içi mi demeliydim?) için tek bir alternatif var taksi haricinde, o da otobüsler. Otobüslere binmek için aldığınız biletler 2 saatlik, 1 günlük, 7 günlük, 30 ve 90 günlük seçenekleriyle size sunuluyor. Otobüs şoföründen de direkt satın alabileceğiniz  bir bileti o süre içinde sınırsız kullanabiliyorsunuz ve fiyatlar ise 1.30 eurodan başlıyor.




Kalacağımız hostel Sliema adlı şehirde. Kafe, restoran ve marketleriyle ünlü Sliema, gece hayatıyla ön plana çıkan St. Julian’a yürüyerek on beş dakika mesafede. Evet yanlış duymadınız. Bir şehrinden diğerine yürüyerek on beş dakikada gidebildiğiniz bir ülke Malta. Havalimanından bindiğimiz otobüsten iner inmez bir Türk lokantası Mrhba diyor bize. Gökhan'ın ısrarları üzerine soluğu o lokantada alıyoruz. 

Malta'da sadece üç günümüz var ve Gökhan ilk saatlerimizi maç izleyerek harcamamızı istiyor. Hadi hayırlısı deyip giriyoruz içeri. O sıralarda oynanan Türkiye-Portekiz hazırlık maçını izleyerek başlıyoruz Malta gezimize. Gökhan ayıp olmasın diye en ucuzundan bir salata söylüyor. Ben yancıyım. 3-1 kazanıyor Türkiye.
Maçtan çıkıp soluğu hostelde alıyoruz. Hemen hostele yerleşip St. Julian’a şöyle bir göz atmaya gidiyoruz. Mekanların içi/dışı 15-16 yaş grubu gençlerle dolu, etraf cıvıl cıvıl, çok hareketli. 

Her yer deniz. Canınız sıkıldığında şöyle bir tur atmaya çıksanız sahil boyunca, tüm ülkeyi gezip bitirebilirsiniz neredeyse. 





Ertesi gün başkent Valletta’ya doğru yola çıkıyoruz. Sliema’ya biraz uzak, zannediyorum kırk dakika falan sürüyor otobüsle. Beni bu zamana kadar en fazla etkileyen şehirlerden biri Valletta. Muhteşem bir mimarisi, ciddi bir tarihi var. Valletta Kalesi karşılıyor bizi, ya da tam adıyla Saint Elmo Kalesi. Osmanlı’dan korunmak için inşa ettikleri bu kale, dile kolay tam 450 yıldır ayakta. Denize nazır bir tepede konuşlanmış bu kale gerçekten görülmeye değer. Valletta’nın İspanya’dakileri andıran dar, şirin sokaklarını ve geneli saman sarısı renkteki mimari yapıları da görülmeye değer.





Valletta’dan otobüse binip rastgele bir yerde iniyoruz. İndiğimiz yer tesadüf eseri bizi eski başkent, “sessiz şehir” olarak bilinen “Mdina” şehrine götürüyor. Dar ve şirin sokaklar bizi Mdina’da da yalnız bırakmıyor, Mdina her köşesiyle tarih kokan bir yerleşim yeri. Yürüyerek şehirden şehre geçiyor ve bir günde 5 şehir görmüş oluyoruz Malta’da. Bu bir gezgin için rekor sayılabilecek bir rakam.



Malta takımadalarının 2.büyük adası Gozo ile ilgili söyleyeceklerime geçmeden önce şunu üzülerek belirteyim ki Malta, bir ada ülkesi olmasına rağmen ne yazık ki güzel plajlara sahip değil. Sahip olduğu doğal plajların çok büyük çoğunluğu taş plajlardan oluşuyor. Maltalılar için üzücü bir durum tabi.

Ertesi gün Gozo’dayız. Gozo’ya feribotla 20 dakikada ulaşıyoruz. Ücret ise gidiş dönüş 9 euro civarında. Gozo’nun başkenti Victoria(Rabat)’da birkaç saat zaman geçirip, çarşıda gezinip dönüyoruz. Farklı bir şey yok pek. Aşağıdaki dışında.





Otobüsle dönerken birden ani bir kararla hiç bilmediğimiz bir durakta, hiç bilmediğimiz bir yerde iniyor ve plaja gidiyoruz. Şans eseri bulduğumuz bu plaj sanırım Malta’nın en mükemmel plajı. Pırıl pırıl kumlar ve enfes bir deniz. Bugibba şehrinde olduğumuzu dönerken öğreniyoruz.

Yazımı sonlandırmadan önce Malta ile ilgili çarpıcı bir bilgi vermek istiyorum bilmeyenler için. Malta, koyu Katolik bir ülke ve aile değerlerine çok bağlı bir toplum. Öyle ki, Malta’da 2011 yılına kadar boşanmak yasal değildi. Her metrekareye neredeyse bir kilise düşen ve halkının %95’i Katolik olan Malta’da ancak 2011 yılında yapılan ve %52 evet oyu çıkan referandumla birlikte boşanmak yasal hale geldi. Bu referandumun öncesinde çiftler ayrılabiliyor ancak evliliklerini sonlandıramadıkları için yeniden evlenmeleri oldukça güç oluyordu.


Evet, birkaç günlük kısa Malta gezimiz boyunca 10 farklı şehir görmüş olduk. Malta size bu imkanı sunuyor. Bendeniz ve arkadaşım düşük bütçeli birer gezgin olarak ancak böyle sınırlı aktivitelerde bulunabildik. Fazlasına sahip olanlar için Malta daha fazlasını vaat ediyor. Bence gidin!

15 Ekim 2014 Çarşamba

Vuslat

"Elbet bir gün buluşacağız..." diye bitirmiştim İspanya'ya dair söyleyeceklerimi.

"Bu garip bir veda olacak, çünkü aslında hep içimdesin." diye fısıldamıştım dönüp yüzümü Granada'ya. Ve o da bana "Seneler sonra bana dönüşün bir mahşer gününe de rastlasa beni unutma" diye karşılık vermişti.

Unutmadım.

O gün virgül koyduğum anılarıma kısmetse Cuma günü itibariyle kaldığım yerden devam edeceğim. Bu sefer yalnız olmayacağım üstelik; yanımda iki dostumu da götüreceğim. Onlar da tanışacak Puerta del Sol ile, La Rambla ile, Parc Güell ile; onlar da kaybolacaklar Cordoba Camii'nin kolonları arasında ve onlar da seyredecek Alhambra'yı, Albaicin'in penceresinden...

Bu iki haftalık süre boyunca bir de "komşu ziyareti" yapacağız. Cebelitarık'ın diğer tarafına uğrayacağız dört gün için. Marrakech'te başlayacak olan komşu ziyaretimiz Casablanca ve Rabat ile devam edip yine Marrakech'te son bulacak, Endülüs'ün başkenti Sevilla'ya dönmek üzere...

Madrid'de başlayacak olan bu "vuslat", on üç gece 14 günün sonunda yine Madrid'de nihayet bulacak.

Tabi Allah nasip ederse.

Tam iki yıl aradan sonra İspanya, tüm misafirperverliğiyle beni bekler. İki hafta yeterli değil tabi bu kavuşma için ama buna da şükür.

Şimdilik..

Selametle...

12 Ağustos 2014 Salı

Paris'te 1 Japon 2 Türk ve Ben

Polonya'ya geleli bir ay olmuştu ve biz bir saat mesafedeki Krakow'dan başka bir yere gitmemiştik. Sıkılmıştık haliyle. Okuldan da bizi zorlamıyorlardı. E o halde ilk gezi planımızı yapmamamız için hiçbir neden yoktu.

Derhal bilgisayar başına geçtim ve sağdan soldan edindiğim bilgiler ışığında küçük bir plan yaptım. Plana göre bulunduğumuz Katowice şehrinden yine Krakow'a otobüsle geçecek, ordan Ryanair firmasıyla Paris'e uçacak, Paris'ten Barcelona'ya, oradan da Brüksel'e geçip en nihayetinde yeniden Krakow'a ve ordan da Katowice'ye dönerek bu ilk gezi planımızı hayata geçirecektik.

Ryanair'den ilgili uçak biletleri yaklaşık 50-60 euro toplam maliyetle alındı ve nihayet seyahat günü geldi çattı. Ryanair'in taşıma kuralları gereği yanınıza bir kabin bagajından fazlasını alamıyorsunuz, alırsanız epey bir para ödemeniz gerekiyor. Biz de zaten kısa sürecek yolculuğumuz için sırt çantalarımızla çıkıyoruz yola ve ver elini Krakow diyoruz. Bir saatlik otobüs yolculuğu ve bir o kadar da Krakow Havaalanına yaptığımız yolculuğun ardından uçaktaki yerlerimizi alıyoruz.

Ryanair ve onun gibi düşük tarifelerle yolcu taşıyan havayolu şirketleri Paris şehir merkezine 80 km uzaklıkta bulunan Beauvais Havalimanı'na taşıyor yolcularını. Ve bu havaalanı da gece 11'e kadar açık olduğundan bizim gibi düşük bütçeli gezginlerin tercih ettiği havaalanında konaklama şansını tanımıyor. (Biz de gece 10 gibi oraya iniş yaptığımızdan orada konaklamayı düşünmüş ancak vazgeçmek zorunda kalmıştık zira). Biz de tek seçenek olan servisleri (bizdeki Havaş gibi) kullanmak zorunda kalıyoruz Paris merkezine gidebilmek için. Ve tek yön servis ücreti tam 15 euro! Belki uçak biletinden daha pahalı. Öyle ki bu, kaçınılmaz şekilde yediğimiz (yemek zorunda olduğumuz) kazık, şu gün bile hiç aklımdan çıkmıyor.

Neyse.

Paris şehir merkezine geliyoruz nihayet bir buçuk saat kadar sonra.

                                                                          *   *   *


Dediğim gibi, bu bizim ilk yolculuğumuzdu ve benim de ilk seyahat planım. Tecrübesizdik yani. Kalacak yer ayarlamamıştık. Gece 11.30 sularında; Paris'teyiz, hiçbir yer bilmiyoruz, ve kalacak bir yerimiz yok. Bizimle aynı serviste inen insanların bir kısmının yakındaki metro durağına doğru ilerlediğini görünce biz de sürü psikolojisine itaat etmekte buluyoruz çareyi. Belki bir mucize olur da birisi bizi başımızı sokacağımız bir yere götürür ümidiyle. (O sıralarda bizim yaşlarda elinde türlü türlü gezi rehberleri olan çekik gözlü bir genci gözetimim altında tutuyorum).

Metroda bilet sırasındayken ben acaba başka bilet satın alacağımız yer var mı diye bakmaya giderken kızlara -birlikte seyahat ettiğim arkadaşlarım Aysun ve Melek'e- şakayla karışık "şu çekik gözlüyle arayı kurun, kesin gidecek iyi yerler biliyordur" talimatı veriyorum.

Üç dakika kırk dört saniye sonra geri döndüğümde bizim kızlarla çekik gözlünün sohbet edip gülüştüklerine şahit oluyorum. (Bu kadarını ben de beklemiyordum doğrusu!) Şaşırmakla sevinmek arası ifadelerle sohbete ortak olup çocukla tanışıyorum. Adı Yuichi. Yaşını söylemiyor. Belli ki bizden birkaç yaş büyük, söyleyince onu istemeyeceğimizi falan sanıyor heralde garibim. Kızların da fikrini alarak (aslında emr-i vaki yaparak) Yuichi'ye bize katılıp katılamayacağını soruyorum çekinerek ve ümitsizce. Adamın kalacağı yer vardır, bizimle niye uğraşsın diye düşünüyorum.

Lakin Yuichi teklifime dünden razı olacak ki balıklama atlıyor! Hayatının teklifini almışçasına mutlu oluyor. Ancak onun da kalacak yer ayırtmadığını öğrenince hayal kırıklığı yaşıyoruz. Gecenin karanlığına doğru bilmediğimiz kocaman bir şehirde 1 Japon 2 Türk 1 de ben, sırtlarımızda çantalarımız, Paris'in puslu sokaklarında hayata tutunmaya çalışıyoruz.

(Yuichi, Melek ve Aysun)


                       (Bu biçare de bendeniz. Bu halimle bi de Yuichi'nin çantasını taşıyorum.)

Neyse ki Yuichi de bizden. O da olabildiğince ucuza kalmak peşinde. Dolayısıyla girdiğimiz yerlerde pazarlık yaparken fiziksel olarak olaya müdahale edemese de manevi olarak desteğini sunuyor bize. Derken girdiğimiz bilmem kaçıncı otelde (evet otel, yanlış duymadınız, hostel değil) gecelik 27,5 euroya (evet onu da doğru duydunuz) anlaşıyoruz. Bizi yorgun, bitkin, çaresiz, berduş, zavallı, gariban, ezik, büzük vs. görmüş olacak ki; oteldeki görevli bir sent indirim yapmıyor (Tanrının laneti üzerinde olsun).


                       (Pazarlık sıkı, Yuichi de objektifiyle destek veriyor.)                              

Yani anlayacağınız Paris o gece bizi kazıklamaya and içiyor sanki. Elimizde avucumuzda ne varsa almaya yeminli. Zalımsın Paris diye söylene söylene odamıza geçiyoruz. Lakin bir sorun daha var. Paris benimle uğraşmaktan vazgeçmiyor: Kaldığımız odada dört kişi için iki tane çift kişilik yatak var.

Ve tahmin edersiniz ki benim o gece partnerim Yuichi oluyor. Daha bir saat önce tanıdığım, bambaşka bir dünyadan gelen biriyle -üstelik erkek- geceyi geçirmek zorunda kalıyorum. Üstelik bu kadarla da kalmıyor başıma gelenler.

Yuichi -kendisinin gıyabında affına sığınarak söylüyorum- deyim yerindeyse fosur fosur uyurken, ben o gece sabah saat 8'e kadar Yuichi'nin -yine affına sığınaraktan- inanılmaz horlama seslerinden -ve benim düştüğüm durumdan fazlasıyla keyif alan kızların gülüşme sesinden- uyuyamıyorum.


Neyse ki Yuichi sabah erkenden kalkıyor da iki üç saat kadar da olsa uyuyabiliyor ve yeni güne olan umudumu, inancımı koruyorum.

(Son not olarak: Yuichi sabah erkenden kalkıp tabletinden internete girebilmek için resepsiyondan wifi şifresini 2 euroya satın alıyor. Bu da böyle bir anekdot işte. Mesajı alan almıştır.)


Devam edeceğiz...



6 Haziran 2014 Cuma

İlk "Uluslararası" Gece



Yıl 2012. Aylardan Şubat. Daha önce bırakın yurt dışına çıkmayı, uçağa bile sadece bir kez binmiştim.

İkinci binişim Malatya-İstanbul uçuşu oluyor ve derken üçüncüsü ise İstanbul'dan Varşova'ya...

İlk kez bu kadar uzun süre (dört buçuk ay) ailemi göremeyeceğim bu yolculukla birlikte.

Zor bir vedalaşma sürecinin ardından Malatya'dan İstanbul'a geliyorum nihayet. Ve ertesi gün Varşova'ya gitmek üzere Atatürk Havalimanı'nda beni bekleyen, benimle beraber dört buçuk ay geçirecek, birçok anı biriktireceğimiz sevgili dostlarım Aysun ve Melek'in yanlarında alıyorum soluğu.

Valizlerin ağırlığını kontrol et, check-in yaptır, yurt dışı harç pulu al derken kendimizi bir anda Türk polislerinin yer aldığı gişelerde buluyoruz. Pasaport kontrolü yaptırıp da gişelerin öte tarafına geçtiğiniz an kendimizi ister istemez o ortamın havasına girmiş buluyoruz. Artık birer dış hatlar yolcusuyuz.

Üçümüz de bu deneyimi ilk kez yaşadığımızdan heyecanımız da biraz fazla oluyor haliyle.

Polonya Havayolları LOT ile yapacağımız Varşova yolculuğu için uçağın kalkacağı kapıya gidiyor ve köyden indim şehre misali, birlikte tecrübe edeceğimiz bu eşsiz maceranın ilk fotoğraflarını çekiyoruz oracıkta.

Ve uçaktayız.
 
 



 

Uçağın en az %80'i yabancı. Kalan diğer Türkler de bizim gibi Erasmus için giden gençler. Herkesin gözlerinde aynı heyecanı okumak güç değil. Hiç bilmediğimiz, adını bile zar zor duyduğumuz bir ülkede aylarca yaşayacağız, dile kolay.

                                                              *           *          *

Uçakta ilk kültür şokunu yaşıyoruz. Daha sonra sıkça kullanacağımız Kropla marka su ile birlikte sunulan diğer marka sular arasında meyve aromalı sular dikkatimizi çekiyor. En ünlü ve en pahalılarından olan Żywiec Zdrój marka suları paylaşıyorum hemen.



Onun şaşkınlığını üstümüzden atmamışken henüz, su istediğimizde "gazlı mı gazsız mı" sorusu ile karşılaşıyoruz. Biz bildiğimiz sudan, yani gazsız olanından istiyoruz haliyle, Kropla'dan...

Yaklaşık iki saat süren bir uçuşun ardından başkent Varşova'dayız. Saat 21.00 suları olsa gerek. Ertesi sabah 07.00'de aynı havaalanından, Chopin'den gideceğimiz nihai durak olan Katowice'ye uçuşumuz var. Yani yaklaşık on saat kadar havaalanında beklememiz gerekiyor. Aslında bu süreyi dışarıda da geçirme şansımız varken o ilk anın heyecanı, yerini korkuya çoktan bıraktığından böyle bir şeye girişecek ne cesaretimiz var ne de isteğimiz.

Yanımda uyumak için yapması gereken tek şey gözlerini kapamak olan iki insan var. Ve onların yanında yatağından başka bir yerde uyuyamayan bendeniz. Bu durumda saatlerce bekçilik yapmaktan başka bir şey kalmıyor bana da. Bir tam gün mesaisi kadar yaklaşık.

Nihayet sabah olup da uçuş vaktimiz yaklaşınca Aysun ve Melek'i uyandırıyorum ve uçağa binmek üzere kapıya doğru yöneliyoruz. Çok kısa süren -yaklaşık 45 dakika- bir uçuşun ardından Katowice'ye, -20 derecelik bir coğrafyaya iniyoruz. Polonya sınırlarındaki ilk talihsizliğimi de çok geçmeden yaşıyorum tabi.

Ve tabi ki valizimle alakalı bir talihsizlik bu.

Taşıma sırasında benim devasa boyuttaki ultra çirkin çekçekli valizimin tek işe yarayan kısmı olan çekçeğinin kırıldığını fark ediyor ve ilk uluslararası küfür deneyimimi o anlarda yaşamaya başlıyorum. Ve havaalanından şehir merkezine, oradan da kalacağımız yurda kadar onunla uğraşmak zorunda kalıyorum.

                                                           *           *           *

Havaalanından bana söylendiği üzere belediye otobüsüne biniyor ve elli dakika kadar sonra şehir merkezindeki tren garının önünde iniyoruz. İner inmez bizi daha sonra onlarca türevini de göreceğimiz bir Türk dönerci karşılıyor.

Ve az sonra da Klauida...

Polonya'ya gelmeden önce internette couchsurfing adlı siteden tanıştığım, kendisi de bizim eğitim göreceğimiz okuldan mezun olan, üstelik Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nde Erasmus yapmış ve daha sonra Türkiye'yi çok sevmiş ve yaz ayları Polonyalı turistlere rehber olarak çalışmaya gelmiş bir insan. Polonya'daki meleğimiz.

Ligota Akademiki adlı yurdumuza geliyoruz. Yoksa ormana mı demeliydim? Şehrin epey dışında bir kasabada bulunan yurdumuz bir ormanın içinde, birkaç bloktan oluşuyor.  O kadar orman ki daha sonra içinde yaban domuzları dahi göreceğiz! İçinde ayrıca bir market, bir gece kulübü, bir café-bar, küçük bir gölet ve sınırsız yeşilliği barındırıyor.



Biz lobide dinlenip soğuk çaylarımızı yudumlayıp Snickers'la açlığımızı yatıştırmaya çalışırken Klaudia müdüre hanımla konuşup bizim evrak işlerini hallediyor. Gerçekten çok sıkıcı ve Lehçe bilmeyenler için fevkalade yorucu bir iş. (Yeri gelmişken yeniden teşekkürler Klo! Hatta nasıl diyor siz Polonyalılar: "dziękuję")*!

Odalarımıza yerleşiyor ve Katowice'deki ilk günümüzü geçirmek üzere Klaudia'yı uğurluyoruz.

Sevdiklerimizden birer saat önce yaşamaya başlayacağımız günlerimizin ilkini de uğurluyoruz artık gecenin sonsuz karanlığına doğru. Yaşayacağımız ilk yabancı gece, ilk uluslararası gece bu.

Yaşanmayı bekleyen kendisi gibi yüz otuz dört tane daha olduğunu bildiğimiz ilk uluslararası gece...




*Lehçe'de "teşekkürler".


Devam edecek...
 

21 Mayıs 2014 Çarşamba

En Doğru Karar






Krakow-Polonya, 25.2.12









Sadece dokuz kişinin girdiği bir sınav düşünün. Ve bu dokuz kişi içinden ilk altıya girmeniz gerektiğini.

Kulağa çok basitmiş gibi geliyor değil mi?

Evet, gerçekten de basitti.


*           *            *


Gidecektim gitmesine, ama nereye?

Gideceğim yer seçimi için çok fazla alternatifim yoktu ama mevcut alternatiflerden kendimce en iyisini seçecek ve Polonya'da karar kılacaktım.

Nereden bilebilirdim...

Hayatımda aldığım en anlamlı, en doğru karar olduğunu...


Devam edecek...

12.2.12
                                                 

Cittaslow (Yavaş Şehirler)

Her şeyin "hızlı" yaşandığı, çabuk tüketildiği, büyük bir koşturmaca ve hengâme içerisinde; sürekli tüketerek, iletişimden yoksun,...